Şehir hastaneleri ve emeğin metalaştırılması (2) - İSİG Meclisi

Yazdır
Şehir hastaneleri veya sağlık kampüsleri, Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) projelerinin sağlık alanındaki uygulamaları olarak öne çıkan yatırım alanları konumundadır. KÖO ise, sağlık dışındaki birçok sektörde de, gerek geç kapitalistleşen gerekse erken kapitalistleşmiş birçok ülkede yaygın olarak hayata geçirilen devlet ile sermayenin organik ilişkilerinin derinleştiği, sermaye için sömürü alanlarının genişletildiği ve yoğunlaştırıldığı bir süreç olarak karşımızda durmaktadır. Yani söz konusu olan devlet ile sermayenin iç içe geçmiş bir ilişki biçimidir. Artık ‘kamu’ denilen kurumsal alan sermaye ile iç içe ve sermaye politikaları ile yönetilen yeni bir düzlemdir.

Sağlıktaki dönüşümün ticarileşme ve piyasalaşma olarak tanımlanması gerçeğin sadece bir kısmıdır. Sağlık alanının sermaye için yatırım alanı haline gelebilmesi için sağlığın metalaşması gerekmektedir. Sağlıktaki metalaşma süreçlerini es geçerek mevcut uygulamaları kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması, peşkeş çekilmesi veya sağlığın rant alanına dönüştürülmesi olarak okumak gerçeğin sadece bir parçasını görmek olur.

Ticarileşme ve piyasalaşma kavramlarını metalaşma ile eş anlamlı kullanmak artı-değer oluşum mekanizmasını ve dolayısıyla sömürünün kaynağını gizlemektedir. Söz konusu olan devletin işletmeleştirilmesi ve kamusal alanın sermayeye değer yaratan bir sektöre dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm esnasında Türkiye özelinde ihale yolsuzlukları kuşkusuz vardır. Hastane mekanları için ÇED raporlarının alınmaması veya uygunsuz raporlar da söz konusudur. Ticari sır olarak saklanan sözleşmelerde maliyetlerin şişirildiği ayan beyan ortadadır. Ancak tüm bunları şehir hastaneleri için eleştirinin merkezine oturtmak sağlık muhalefetini sistem içi bir tartışmaya sınırlar. Avrupa’daki birçok şehir hastanesi projesi bu ve benzeri eleştirilere mahal vermeyecek şekilde hayata geçirilmektedir. İsveç’teki ilk KÖO projesi olan New Karolinska Solna hastanesi bu eleştirilerin tümünü karşılayan bir örnektir. Bu nedenle mevcut eleştirel argümanlarla ilerlemeye çalıştığımızda sağlık komplekslerinin toplum sağlığı için gerekliliğini tartışmayı bir yana bırakıp şehir hastanelerinin yolsuzluk olmadan nasıl yapılması gerektiğini, yatak sayılarını, mekan genişliklerini, inşaat projelerini tartışır hale geliriz. Nitekim ‘şehir hastaneleri nasıl yapılmalıydı’ gibi sorulara cevap arayan yaklaşımlar giderek artmaktadır.

Sağlık muhalefetinin söylemlerinin eksik veya bütünü görmeyen bir çerçevede kalması sadece fikri bir tartışma konusu değildir. Bu çerçeve aynı zamanda mücadele zeminini ve yöntemlerini de belirler. Kamu Hastane Birlikleri’ne (KHB) karşı verilen mücadele sürecinde de benzer sınırlarda kalınmıştır. Tartışmalar daha çok hastaneleri yönetecek ekibin kimlerden oluştuğu, bu kişilerin görev ehliyetlerini nasıl aldıkları ve piyasanın aktörleri olduğu üzerine yoğunlaşmıştır. Sağlık hizmet üretiminde sağlıkçıların kendi emekleri üzerinde denetimi için direnç gösterilememiş ve işçi denetiminin rolü adeta kalmamıştır.

Oysa ki söz konusu olan sermayenin kapitalist üretim ilişkilerini devlet kurumlarını da dönüştürerek sağlık alanına egemen kılmasıdır. Sağlığın metalaştırılmasında, sermeye açısından emek sürecinin dönüştürülmesinin merkezi konumu, bu sürece karşı verilecek mücadele stratejisi için de geçerlidir. Sağlık emek sürecinin dönüşümüne sağlıkçıların gösterdiği (göstereceği) uyum veya direnç bu nedenle belirleyici konumdadır. Sağlık emek sürecine odaklanmamış bir mücadele perspektifi konuyu sınıfsal temelinden öteleyerek ‘söylem’ düzeyine, yani mücadele zemininin belirsiz olduğu bir alana çekmektedir. İçinde bulunduğumuz süreçte sistemi ve aktörlerini zorlayan, daha dirençli, emeğin üzerinde çalışanların denetimi arttıran ve kazanım elde eden bir mücadeleyi hayata geçirmenin yolunu aramak için kuşkusuz sağlıkta muhalefet stratejisini etraflıca tartışmaya açmamız gerekmektedir.

Özgürlükçü Demokrasi