x

Çalışma Yaşamı Öldürür mü? - Şenol Sırma

e-Posta Yazdır PDF
Güvencesiz istihdam koşulları çalışanların son 20 yıllık zaman dilimi içerisinde karşılaştıkları en büyük sorundur. Ayrıca mücadele etmek zorunda oldukları sorunun başında da güvencesiz istihdam modelleri gelmektedir. Güvencesiz istihdam için bir tanım yapmak gerekir ise; güvencesiz hayat koşullarına sebep olan her türden istihdam güvencesizdir. Standart istihdam modellerinden, alışılagelmiş çalışma ilişkilerinin dışında gerçekleşen ve çalışanların işsizlik tehlikesinden sonra karşılaşabilecekleri en büyük tehlike olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenceli istihdam; çalışanın bir yaşam güvencesine sahip olduğu istihdam modelidir. Formel olarak çalışanların sosyal haklarına, insan onuruna yaraşır bir hayat yaşamasına imkân sunacak düzenli ve sürekli bir gelire, örgütlenme ve bir araya gelmelerine zorluk çıkarmayan, engel olmayan işlere, çalışanlar için kendileri ve aileleri ile birlikte vakit geçirecekleri, geçirebilecekleri boş zaman imkânlarına (tatil yapmalarına), belirsiz süreli iş sözleşmelerine ve son olarak çalışanların sağlığı ve güvenliğine vurgu yapmaktadır. Türkiye’de çalışma yaşamı verilerine baktığımızda güvencesiz çalışma modellerinin yaygınlaştığı, esnek ve belirli süreli sözleşmelerin yapıldığı, örgütlenmenin düşük seviyelerde kaldığı bir gerçeklikle karşı karşıya kalmaktayız. Bu durumun sonucu olarak, işçi cinayetleri, işçi intiharları, yoksulluk, mülksüzleştirme ve proleterleşme ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de güvencesizlik ile çalışan cinayetleri arasında paralellik vardır. 
 

Kaynak: TÜİK Veritabanı
          
 
Yukarıdaki tablo Türkiye İstatistik Kurumu veri tabanından derlenerek hazırlanmıştır. Yani resmi verilere dayandırılarak hazırlanmıştır. Abartılı söylemlerin, bilimsel olmayan, gerçeği yansıtmayan bilgilerin dışında tamamen gerçek verilerden derlenerek hazırlanmıştır. 15 yıllık dönem verileri göz önünde hazırladığımız verilerin çarpıcı sonuçları bulunmaktadır.  Tabloya bakarak;
 
1- Erkek çalışanların intihar oranları kadın çalışanların intihar oranlarından oldukça fazla olup, neredeyse 20 katına ulaştığı dönemlere rastlamaktayız. Bu durum Türkiye çalışma hayatının toplumsal cinsiyet rolleri ile açıklanabilir. Ayrıca yine bu gerçeğe bağlı olarak Türkiye’de 2017 yılı kasım ayı işgücü istatistikleri sonuçlarına göre işgücüne katılma oranı erkelerde %72 iken bu oran kadınlarda % 30’larda gerçekleşmiştir. Aynı şekilde 28 milyon istihdamın sadece 9 milyonu kadın çalışanlardır. İntihar oranına baktığımızda bu veriler oranı açıklamaya yetmektedir. Erkek çalışanın gelirinin hane gelirinde birincil sayıldığı, erkek çalışanın makbul eş, baba, ebeveyn olması için ailesini geçindirecek olması gerekir. Bu bağlamda aile geçiminde zorlanan erkek çalışan intihara sürüklenmektedir. Çünkü o ailesini geçindirmekle mükellef kılınmış, mecbur bırakılmıştır.
 
2- Tabloya baktığımızda karşılaştığımız başka bir gerçek ise ekonomik kriz dönemlerinden 2-3 yıl sonra intihar oranları daha fazla olmuştur. Krizlerin etkisinin ertesi yıllarda hissedilmesi, ekonomiye yansıması, çalışanların hayatlarını etkilemesi bir iki sene sonrasına sarkmaktadır. Örneğin 2001 krizinden hemen sonra 2002-2003 dönemlerinde intihar edenlerin sayısı(327-385) önemli ölçüde artmıştır. Sosyo-ekonomik kriz koşulları çalışanların sağlığı üzerinde doğrudan bir etki yapmaktadır. Krizlerle birlikte intihar oranlarında artış meydana geliyor, etkisini yaklaşık olark 2-3 yıl sürdürüyor. İki kriz öncesi ve sonrası dönem bu durumu doğruluyor.  Daha kolay denetlenebilir ve kontrol edilebilir, daha düşük ücretlerle çalışmaya razı edilmiş doğrudan işgücünün üzerinde baskıdan kaynaklı olan politikalar olmakla birlikte, güvencesiz ve kayıt dışı istihdam rejimin oluşturulmaya çalışılması, en az işçi ile en düşük maliyetlerde en fazla üretim gerçekleştirmek hedefinde olan makroekonomik politikalar da bu duruma etki eden diğer faktörler arasında gösterilebilir. İSİG’e göre Türkiye’de işçi intiharlarının ilk üç nedeni borç, mobbing ve işsizlik. Bununla beraber her yıl işyeri dışında intihar eden yüzlerce işçinin intiharının doğrudan iş ile ilişkili olduğunun saptanmasındaki zorluğa dikkat çekiliyor. Bu saptama ise çok önemli. Çünkü sorunu görünür kılmak ve en önemlisi önlenebilir bir ölüm nedeni olan işçi intiharlarını engellemek ancak bu şekilde mümkün.
 
3- 15 yılın yıllık ortalama intihar sayısı 267 olarak gerçekleşmiştir. Yani Türkiye'de verili yıllar arası geçim zorluluğu nedeniyle intihar edenlerin sayısı ortalama 267'dir. Geçim zorluğu için başta gelen sebepler arasında, düşük ücretler, işveren baskısı ve mobbing ile artan borç yükleri gelmektedir. Çalışanlar çok düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmakta, açlık ve sefalet ücreti koşullarında çalışmaya razı olmaktadır. DİSK-AR’ın yaptığı Türkiye İşçi Sınıfı Araştırmasının sonuçlarına göre Türkiye’de çalışanların ‘66’sı 2000 TL’nin altında bir gelir elde ettiğini göstermektedir . Başka bir çalışmanın sonuçlarına göre Türkiye’de ücretli veya Yevmiyeli çalışanların yoksulluk oranı % 68,7 olarak hesaplanmıştır. Çalışanların neredeyse % 70’i yoksuldur.
 
4- İntihar oranları ile işsizlik oranları arasında doğru bir orantı vardır. Tablo da işsizlik oranlarının arttığı dönemlerde intihar edenlerin sayısının da arttığı gözlemlenmektedir. İşsizlik kapitalist iş ilişkisinin doğal bir sonucudur. Tam istihdam koşullarının mümkün olmadığı bir iş sürecidir. İşsizlik baskısı ve korkusu çalışanlar üzerinde ciddi bir etkide bulunmaktadır. Bu durum çoğunlukla hak kayıplarına sebep olmaktadır. Yeni istihdam rejimleri işsizlik sorununa çözüm olarak öne sürülse de işsizlik oranlarının son yıllarda çift hanelerden inmediği gözlemlenmektedir. Çalışanların işsiz kalması aileleri ile birlikte ciddi maddi kayıplara uğramasına sebep olmaktadır. Ancak son dönemlerde yaşanan bu kayıpların başında işçilerin canları gelmektedir. Ekonomik krizler çalışanların iyilik hali, ruhsal ve fiziksel sağlığı üzerinde, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde olumsuz bir etkiye sahiptir. Kriz zamanlarında, kötü sağlık koşulları içeren eğreti çalışmada, önemli bir artış görülmektedir. Artan iş yükü, çalışma zamanı modellerinde değişim, üretimin azalması, işini kaybetme stresi ve kaygısı, çalışanların sağlığı üzerinde istenmeyen olumsuz etkilerde bulunmaktadır.
 
Dünya Ekonomik Forumunun yıllık olarak yayımladığı “Dünya İnsan Kaynakları”  raporunun 2016 yılı sonuçlarına göre 130 ülke arasında yüksek nitelikli iş olanakları yaratmada Türkiye 69. sırada yer alıyor. Rapor bize  Türkiye’deki mevcut işlerin sadece  yüzde 19.8’inin yüksek nitelikli iş gücü gerektirdiğini söylüyor.  2016 yılı verilerine  göre Türkiye’de çalışma süreleri açısından çok kötü bir tablo oluşmuştur. Türkiye’de 2016 yılı, istihdam verilerine göre çalışanların % 46’sı haftalık 50 saat ve üstü çalışmaktadır. Özellikle 2007-2009 yılları arasında uzun çalışma koşulları önemli bir problem olmuştur. 2007 yılında istihdam edilenlerin içerisinde 13 buçuk milyon çalışan haftalık 40 saat ve üstü çalışmıştır. Aynı yıl haftalık 50 saat ve üstü çalışan sayısı ise 9 buçuk milyondur. Yani çalışanların % 65’i 40 saat ve üstü çalışırken, % 47,5’i de 50 saat ve üstü çalışmıştır. Başka bir çarpıcı sonuç ise 2007 yılında çalışanların % 10’u 72 saat ve üstü çalışmıştır. Yani bu çalışma koşulunun Türkçe meali “çalışan haftanın yedi günü çalışıyor ise günlük 10 saat, haftada altı gün çalışmış ise günlük 12 saat, son olarak beş gün çalışmış ise günlük 14 saat çalışmış” demektir. Aynı oran Avrupa Birliğinin 28 üyesinde 37,1 saattir. En yüksek orana Yunanistan sahiptir. Yunanistan’da haftalık çalışma saati 42,3 saattir.
 
Sonuç yerine

Türkiye Devleti güç ve meşruiyetini her şeyden önce modernleşme idealini gerçekleştirme vaadinden almıştır. Modernleşme ve ekonomik kalkınma aciliyeti ülke çapında ortak, kolektif bir çıkar olarak üretilmiş; bu çıkar etrafında birleşmiş; iç ayrışmalardan, çatışma ve eşitsizliklerden azade bir toplum imgesi yaratılmaya çalışılmıştır. Böylece devlet kendini modernleşme ortak iradesini taşıyan tarafsız bir aktör olarak yeniden yaratmış ve toplumsal bir rıza üretmiştir (Adaman ve Diğerleri,2: 6).  Toplumsal rıza ve ikna AKP eli ile İslamcılık ve muhafazakârlık kanalları kullanılarak alınmaktadır. Türkiye’de son yıllarda yaşanan neo-liberal dönüşüm, yerleşmesini ve güçlenmesini neo-muhafazakâr bir söyleme borçludur dersek abartmış olmayız. Baba devlet rolünden neo-liberal devlete dönüşüm olarak nitelendirebileceğimiz bu dönüşüm yine baba devlet ve milli devlet şeklinde yeniden üretilmektedir. Buradaki baba devlet rolü eskisine ilaveten imam devlet/hoca devlet şeklinde de şekillenmektedir. Büyük bir İslamcı kesimin gücünü arkasına alarak güçlenen ve hareket eden AKP yürütmüş olduğu sosyo-ekonomik politikaları İslamcı bir devletin yükselişi ve karşısındakiler söylemine paralel olarak oluşturmaktadır. Böylelikle geniş toplumsal kesimlerin rızalığını alarak yaşanan dönüşümü gizlemekte ve iktidarını sürdürmektedir. Kalkınma politikalarında İslamcı muhafazakâr söylemlere öncelik vererek sömürü ve hak gaspının gizlenmesini sağlamaktadır. Kalkınma ve refahın önündeki engellerin İslam dışı güçler olduğu mitini yaratarak kendi ekonomik modelini yaratmaktadır. Bunu yaparken de ulus devletin yasa koyucu gücünü kullanarak başarılı olmaktadır. Neo-liberal küresel düzenin ulus-devlete biçmiş olduğu rol gereği sorumluluklarını yerine getirmektedir. Ayrıca bu yasal kılıfın gerisinde büyük bir sosyal yardım gerçeği yaratarak, kendisine karşı oluşabilecek emek hareketi ve muhalefetini engellemektedir. Bir nevi emek piyasasının oluşmasını engelleyip, hayırsever, muhafazakâr baba devlet rolünü üstlenerek kendisine karşı oluşabilecek her türden muhalefeti baştan engellemiş oluyor. 
Son söz yerine: 
Üretimden gelen gücün yerine tüketimden gelen gücünü kullan, tüketme, kanlı elbiseler giyinme, kan kokan duvarlı evlerde oturma, içinde işçilerin kanı olan pet şişeli, markalı sulardan içme, her gün anana küfreden, kimliğine hakeret eden, nefret kusan haber programlarını, tv kanallarını izleme, gazetelerini okuma, işçilerin bedeni üzerine yükselen rezidanslarda yaşama, o asansörleri kullanma, inşaatında düşüp, ölen, intihar eden, aç kalan yoksullaşan çalışma ortamlarına sahip yerlerin ürettiklerini tüketme.
 
Doğal olanı al, doğayla barışık yaşa, doğaya hükmetme, ondan üstün görme kendini, tüm canlılar eşittir, kimileri daha eşit değildir, her canlının her canlı üzerinde hakkı vardır, kirletme, bozma, kırma…
 
Dipnotlar
1- https://www.evrensel.net/yazi/80866/isci-intiharlari
2- https://disk.org.tr/2018/02/turkiye-isci-sinifi-gercegi-arastirmamizin-ozet-sonuclarini-acikladik/
3- Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans öğrencisi Şenol Sırma’nın 2016 yılında savunduğu “Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Çalışan Yoksullar ”adlı yüksek lisans tezi.
4- http://calismatoplum.org/sayi34/recep%20kapar.pdf
5- http://www3.weforum.org/docs/HCR2016_Main_Report.pdf
6- https://biruni.tuik.gov.tr/medas/?kn=72&locale=tr. Veri tabanlarından alınan bilgiler tarafımızca düzenlenmiştir.
 
Not: Sosyal medya aracılığı ile bize gönderilen yazıyı paylaşıyoruz...
 

İşkolları