x

İşçi intiharlarını PsikesoL Kolektifi'ne sorduk: Umudu işçilere hissettirmek gerekiyor

e-Posta Yazdır PDF
Türkiye'nin dört bir yanından işçilerin, işsizlerin, iş aramaktan umudunu kesenlerin, geleceğe dair umudunu yitirenlerin intihar girişimi haberleri geliyor. 

Son bir ayda üç olay kamuoyunda tartışıldı. 12 Ocak, 29 Ocak, 31 Ocak tarihlerinde TBMM Hastanesi önünde, Karesi Belediyesi önünde ve Pamukkale'de yaşanan intihar girişimlerinin ilk ikisinde işçiler kendilerini yakmak istediler, üçüncüsünde ise genç bir işçi yaşamına son verdi. Basına ve kamuoyuna yansımayan olayları bilmiyoruz bile... 

PSİKESOL KOLEKTİFİNE SORDUK...

PsikesoL Kolektifi'ne yaşananları sorduk. İşçiler neden intihar ediyor, bu vakalar üzerine nasıl düşünmek gerekiyor, yaşananlara hangi teşhis konulabilir, bu girişimlerin siyasal dinamiği neler olabilir? 

Biz sorduk, PsikesoL Kolektifi'ndeki psikiyatrlar yanıtladı... 

12 Ocak, 29 Ocak, 31 Ocak… Bu tarihlerde Türkiye’nin üç farklı kentinde üç işçi geçim sıkıntısı ve işsizlik gerekçeleriyle kendilerini öldürmek istediler. Biri Ankara’da TBMM Hastanesi önünde, diğeri Balıkesir’de Karesi Belediyesi önünde ve sonuncusu da Denizli’nin Pamukkale ilçesinde evinde işsiz kaldığına dair mektup bırakarak evinde… İlk ikisi son anda kurtarıldı, evinde yaşamına son veren genç işçiyse öldü… Bu kadar kısa bir zaman diliminde insanların yaşamlarına son verme girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Öncelikle bu girişimlerin ne olduğu üzerine düşünmek gerekiyor.  Cinnet geçirme mi? Gösteri yapma mı? Protesto eylemi mi? Yoksa işçi intiharı mı?

Bu olaylar özelinde sizin de dikkat çektiğiniz gibi ilk söylenmesi gereken şey, bu insanların zorlukları ve sosyoekonomik olarak aynı kesimin, emekçi kesimin mensubu olmaları. Meclis ve belediye önünde gerçekleşen girişimlerdeki kişiler borçlu olmaktan ve iş bulamamaktan yakınıyorlardı. Aynı anda bir kurumdan yardım talebinde bulunuyor, karşılık görmezlerse kendilerini yakmakla tehdit ediyorlardı. Bir biçimde üzerlerine benzini dökerek kendilerini yakmış oldular, hâlâ hayatta olmaları ise önemli bir şanstı. En son yaşanan örnekte ise bize bırakılmış tek şey "buraya kadar" notuydu! Artık herhangi bir kurum veya kişiden istediği bir şey kalmamıştı giden işçinin. Söz konusu kişilerin işçi sınıfı mensubu olmaları, borçlu olmaları ve intihar girişiminde bulunmuş olmaları ortak özellikleriydi. Yardım talebi, seçilen yer, uygulanan yöntem ve nasıl sonuçlandığı ise birbirlerinden farkları.

2017'DE 71 İŞÇİ İNTİHARI...

Adını koyalım o zaman. Ne diyebiliriz?

Bence isim vermeyi en sona bırakıp, daha yakından bakmaya çalışarak devam edelim; Bu olaylara “işçi intiharı” denmesine, yaşananlar oldukça açık olmasına rağmen, düzenlenmiş yasalar izin vermiyor. Bir olaya iş kazaları içinde sayılan başlıklardan biri olan “işçi intiharı” diyebilmek için işyerinde olması gerekliliği getirilmiş. Veya çalıştığı iş koşullarına bağlı olduğunu kanıtlama zorunluluğu. Hal böyle olunca henüz sayılarının bile ne kadar olduğunu bilmediğimiz bir tablo ortaya çıkıyor. 2017 yılı sonunda İSİG Meclisi’nin yayımlamış olduğu verilerde 71 işçinin intihar ettiğinden bahsediliyor. Aynı yılın Ekim ayı içinde intiharların iş kazaları içerisindeki oranı yüzde 2. Tekrar hatırlatalım bunlar işyerinde gerçekleşmiş olan ya da iş sorunlarına ikincil gerçekleştiği ispatlanmış vakalar. Ve yine yasanın işçi olarak kabul ettiği kesim emekçilerin bir kısmını kapsıyor; yani eski tabiri ile SSK’li olarak çalışanları kapsıyor. Kamu emekçileri, kayıtsız çalışanlar, o sırada işsiz kalmış olanlar gibi milyonlar istatistiklere dahil değil, ölümle sonuçlanmamış, örtbas edilmiş, kayıt altına alınmamış olabilecekleri de unutmamak lazım. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda sayıların çok daha yüksek olabileceğini tahmin etmek aslında zor değil.

OHAL şartları gibi toplumsal koşulların zorlayıcı olduğu dönemlerde intihar oranlarının yükseldiğinden bahsediliyor. Ya da bazı hastalıklarda insanın intihara meyilli olduğu söylenebilir. İşçilerde intihar eğilimine yol açan koşullardan bahsedilebilir mi?

Çalışma şartlarının zorlaştığı, gelecek umudunun azaldığı dönemlerde bu vakaların arttığını söyleyebiliriz. Nitekim yakın zamanda bir örneğini Yunanistan’da görmüştük. Ekonomik krizin ağır yaşandığı 2009-2012 arası intihar vakaları oldukça artmış, bu oranın yüzde 26 olduğu gazetelere yansımıştı. Meydanlarda “çocuklarıma borç bırakmak istemiyorum” notları ile kendilerini asanlar oluyor, özellikle emeklilerin hayatlarına kendi iradeleri ile son verişleri konuşuluyordu. Hatta aynı dönemde Lancet dergisi Yunanistan’da intihar oranlarının yanı sıra riskli davranışların da arttığını ve halkın sağlık hizmetlerinden yararlanamadığını yazıyordu. Benzer oranlar ekonomik kriz dönemindeki İtalya ve İngiltere’de de kayıtlara geçmişti. Aslında emeğinden başka geçinme kaynağı olmayan insanların; emeğin istihdam koşulları ağırlaşıp, hayatta kalmaya yetecek asgari gereklilikleri karşılayamadıklarında, umutsuzluk ve çaresizlik hissetmeleri, bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşamaları gayet anlaşılır. Ve tarihte de örnekleri var; bugün yaşadığımız da bu. Hatta işsizlik oranındaki her yüzde 1’lik artışın, intihar oranlarını yüzde 0,8 artırdığını gösteren çalışmalar da mevcut.

Bu ağır sömürü koşulları bizim zihnimizde daha çok mücadelenin yükselmesi ile hatırlanır. Vermiş olduğunuz umutsuzluk ve ölümü seçme örnekleri bununla ters değil mi?

Oldukça ters... Siyasal bilincimiz ile bu tip ağır sömürü koşullarının, ağır ekonomik krizlerin geniş emekçi yığınlarının kendi hakları için mücadelelerine vesile olacağını düşünürüz. Bir yere kadar doğrudur bu. Bu tip durumların devrimci alternatifler üretip geniş kitleleri sürüklediğini de tarihte gördük. Hatta az önce örneğini verdiğimiz Yunanistan’da Syriza’nın yükselişi de aynı döneme denk geliyor. Elbette ki komünistler Syriza’yı kapitalizmin başka bir tehlikesi olarak kodladılar, fakat buna rağmen bir umut oldu insanlar için. Diğer yandan yeterli bulunmasa da Yunan komünistlerin örgütlülüklerini bu dönemde artırdığını biliyoruz. Tıpkı insanın ruhsal yapısında olduğu gibi bir arada süren zıtlıklar mevcut. En zor zamanlarda teslim olma veya mücadele etme dinamikleri bir arada işler. Burada hangisinin baskın geleceğini kişinin psikolojik durumu, olaylara bakış açısı, birincil destek mekanizmaları belirler. Aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun mücadele koşulları ve insanların bu koşulları kavrayış biçimleri de kişinin verdiği tepkileri etkiler. Kitlelerin ölümcül riskli davranışlar sergilemek yerine kendiliğinden haklı bir mücadeleye kalkışmalarını beklemek de çok gerçekçi olmayacaktır. Bunlara yön veren siyasal dinamiklere bakmak gerekir.

"KILIÇDAROĞLU'NUN 'GİT KENDİNİ SARAYIN ÖNÜNDE YAK' SÖZÜNDEN UMUT VE YAŞAMA TUTUNMA ÇIKMAZ"

Siyasal dinamikler dediniz. Şu an zorluk yaşayan insanlar ülke siyasetine dönüp baktığında onları hayatta tutabilecek olan şeyler görebilirler mi?

Geniş yığınların ancak hakim siyasi unsurları görebildiğini düşünürsek buna olumlu bir cevap verebilmek zor. İlk örnek meclis önünde kendini yakma girişimiydi. Söz konusu işçi ile yapılan röportajlarda zaten iktidar partisinden bir yardım alamadığını ve bunun çaresizliğini hissettiğini öğrenmiş olduk. Diğer taraftan aynı partinin, girişimi provokasyon olarak tanımlama çabalarını da izledik. Kitlelerin önüne muhalif seçenek olarak sunulan CHP’nin genel başkanı olayla ilgili bir açıklama yaptı ve şöyle dedi: “Neden meclisin önünde yakıyorsun kendini, git sarayın önünde yak!”

Oldukça olumsuz, umutsuzluğu artıran, çözüm diye önerdiği şeyin karşılığının olmadığı bir açıklama. Elbette ki işin ironisini görebiliyoruz. Meclisin çalışmadığını, çalıştırılmadığını, şu günlerde tek muktedirin saray olduğu göndermesini de okuyabiliyoruz. Fakat meclisi çalıştırmakla sorumlu bir öznenin güçsüzlüğünü, bunu beceremediği bir yana neredeyse umursamadığını gösteren bir açıklama aynı zamanda. Kendisini yakma raddesine gelmiş birisinin zorluklarını anlamak ve ortadan kaldırmak yerine, ona kişisel cevaplar üretmek psikolojik açıdan rahatsız edici. Ya da diğer taraftan meclisteki muhalif solcu partilerin işçi intiharları ile ilgili soru önergeleri verdiğini biliyoruz. Artık sorulara cevap bile verilmeyen bir mecliste, bu tür işlerin değil farkındalık yaratması, ciddiye alınabilmesi bile pek mümkün görünmüyor. Buradan umut ya da yaşama tutunma çıkmaz.

Pekala, söz konusu vakaların toplumda nasıl algılandığını düşünüyorsunuz?

İnsanların gözü önünde kendini yakma girişimi aslında ruhsal açıdan oldukça yüklü ve etkileyici bir şey. Bazen toplumsal olayların başlamasına yol açarken bazen de bir üçüncü sayfa haberinden öteye gidemiyor. O yüzden aynı eylemin farklı zamanlarda ve toplumlarda hangi sonucu doğuracağını önceden söylemek kolay değil. Ancak bugünlerde ülkemizde ruhsal açıdan yalnızlık ve çaresizliği hatırlatan bir eylem tipi olduğunu söyleyebiliriz. Evet ortada birçok kişinin yaşadığı somut, maddi sorunlar olduğuna işaret ediyor ama içine girilebilecek bir duygudaşlık oluşturmuyor. Yaşamı tehdit eden bir tehlikeye dikkat çekiyor ama ölümü hatırlatıyor. Kısaca insanlarda her an her şeyin olabileceği belirsizliği ve korkusunu yaratıyor. Zaten her gün yaşanılan şey…

Diğer taraftan değişik zamanlarda farklı bir şekilde algılanabiliyor bu tür davranışlar. Örneğin eskiden yüksekten atlama girişimlerine hızlıca yardım ulaştığına tanık olurken, bir süre sonra bu olayların ilgi çekici birer seyirlik haline dönüştüğünü gördük. Son zamanlarda ise intihar etmek için yükseğe çıkanlara "atla, atla" şeklinde tempo tutulduğunu ya da trafiği aksattığı için öfkeyi yansıtan serzenişlerde bulunulduğunu görüyoruz. Yani bir dönem imdat çağrısı olarak algılanan intihar girişimleri, artık nedeni ve sonucundan bağımsız olarak mesafeli yaklaşılan bir tutum haline gelmiş durumda. Ya da insanlar kendi sorunlarını en yakıcı olarak görüp, diğerlerine sırt çevirerek duyarsızlaşabiliyor. Oysa şunu biliyoruz ki bir insanın kendi hayatına hangi gerekçe ile olursa olsun son vermek istemesi oldukça dramatik, tanık olanı da zorlayan bir durum. Ama ilk sorgulanan da gerçekten kendini öldürmek isteyip istemediği.

Bu olayların ilk ikisinde açık bir protesto da var. Hatta birçok kişi Ecevit’in önüne fırlatılan yazar kasayı ve onun oluşturduğu krizi hatırladı. Benzer süreçler mi? Ya da neden aynı etkiyi oluşturmadı?

Evet o dönemde söz konusu eylem uzunca bir süre gündemde kaldı ve iktidar değişikliğinin başlangıcı ve hatta nedeni olarak gösterildi. Siyasi açıdan hak verebilmenin çok mümkün olmadığı bir önerme bu. Ekonomik krizi hissettirmek, değişikliğin gerekliliğine ikna etmek için medya tarafından kullanıldığını göz ardı etmemek lazım. Diğer taraftan kriz anlarını hatırlatan birkaç sahne daha var o dönemden. Anımsanacak olursa bir toplantıda da anayasa kitapçığı uçmuştu. Yazar kasa eylemi çalkantının tek nedeni olarak görünürse bugün bu tarzın neden etkisiz kaldığı pek anlaşılmayabilir. Zaten benzerlikleri daha çok bir protesto içermeleri, otoriteyi hedef almaları ve davranışa hakim olan yoğun öfke hali. Günümüzde öfke ve şiddetin arttığını hatta sıradanlaştığını da göz ardı etmeyelim. Afrin operasyonu üzerinden yaratılan seferberlik hali korkuyu, öfkeyi çaresizliği ne kadar artırıyorsa, atılacak bombalara yazılan isimler, verilen mesajlar da bir o kadar perçinliyor bu durumu. Yazı yazacak bombanız varsa çekip fotoğrafını göstererek; ya da varsa yazar kasanızı fırlatarak dışa vurursunuz öfkenizi. Ya da yapacak hiçbir şeyiniz yoktur, elinizde kalmış tek şeyi, vücudunuzu yakarak sergilersiniz zorluklarınızı. Benzer ruh halinden beslenen dinamikler olabilirler; fakat topluma nasıl gösterildiklerinden, o sırada kitlelerin siyasete dahil olma dinamiklerine kadar birçok unsur bu tip olayların etkilerinin ne olacağını birlikte tayin edecektir.

'TÜM İNTİHARLARI AYNI BİÇİMDE GEREKÇELENDİRMEK ZOR'

Söz konusu olan intihar olunca tartışmalar felsefi bir boyut da kazanabiliyor...

Evet intiharın dinamiklerini anlamaya yönelik farklı birçok cevap verilebiliyor. Elbette ki tüm intiharların maddi zorluklardan kaynaklandığını iddia edemeyiz. Aydın, entelektüel insanlarda, bazı ünlü şair ve yazarlarda da hayatı sonlandırma biçimi olarak karşımıza çıkabiliyor. Herhangi bir psikiyatrik hastalık olmadan görülüp görülmeyeceği de kadim bir tartışmadır. Özgür irade midir yoksa tamamen bilinç dışı süreçler mi, hâlâ cevap aranır. En son 2014 yılında varoluşla ilgili bir sorun olarak girmişti gündemimize. İyi bir eğitim almış, iyi maaşla çalışan Mehmet Pişkin isimli genç bir yurttaş, caz müzik ve bir kadeh şarap eşliğinde içtiği son sigarasıyla görüldüğü videosunu bırakarak ayrıldı aramızdan. Bugün ele aldığımız intiharlardan biçim ve ortada görünen neden açısından farklı olduğu aşikar. Fakat ne acı ki, bugün bahsi geçen bu işçilerin, bir felsefesi olup olamayacağını konuşamayacak kadar yoksul, borçlu ve zor durumda olduklarını biliyoruz. İşçi sınıfının içinde dahi bu kadar derin eşitsizlikler birikmişken, tüm intiharları aynı şekilde gerekçelendirmek oldukça zor.

Ama şunun altını çizerek söylemek ve adını koymak gerekiyor; bu insanlar işçi sınıfının mensubu ve denedikleri de bir intihar, bir kısmı girişim olarak kalmışken, bir kısmı da ölümle sonuçlanmış. Sonucundan ve bizde hissettirdiklerinden bağımsız olarak, onları intihara sürükleyen mevcut koşulların hızlıca düzeltilmesini talep etmek ve bunun mücadelesini vermek gerekiyor. Bugün Türkiye iş kazalarının dünyada en fazla görüldüğü, işçi sağlığı ve güvenliğinin en kötü durumda olduğu ülkelerden biri. Bu çalışma koşullarının bir sonucu da arttığı gözlenen işçi intiharlarıdır.

'UMUDUN OLMADIĞINI SÖYLEMEK TARİHE VE İNSANLIĞA HAKSIZLIK'

Bu sorunun çözümü adına işçilerin hayatlarını sonlandırmak yerine yaşama tutunmalarını sağlayabilecek, bugünden hayata sokulabilecek şeyler var mıdır?

Öncelikle bu çaresizliği ve umutsuzluğu, onu ortaya çıkaran koşullarla birlikte anlamak gerekiyor. Kapitalizm bireyin yaptığı her türlü davranıştan bireyin kendisini sorumlu tutarak insanları büyük bir yükün altına sokuyor. İşçiysen ve maaşın yeterli değilse sorumlusu sensin, daha iyi bir işin yoksa senin beceriksizliğin, borçların varsa senin akılsızlığın, çocuğunun sorunları varsa sen iyi yetiştirememişsin, hastalandıysan kendine iyi bakmamışsındır… Böyle uzar gider. Bir kere buna baştan karşı çıkmak bile bireyi kısmen rahatlatacaktır. Kişinin eğitim alması, insanca koşullarda sevdiği bir işi yapması, güvenceli çalışması ve gelecek nesiller için kaygı duymaması gibi birçok temel ihtiyacı sadece insan olmasından dolayı hakkıdır, karşılanmalıdır ve buna yetecek kaynaklar mevcuttur! En zengin yüzde birin servetinin dünya nüfusunun yarısının servetine eşit olması karşılanabileceğini gösterir yeterli bir istatistik. Örnekler artırılabilir. Bu temel koşullar sağlanmadan hayata tutunma ya da son verme dinamiklerini tartışmak çok da işlevsel olmasa gerek.

'UMUDUN VARLIĞINI HİSSETTİRMEK, BU DÜZENİN DEĞİŞECEĞİNE İNANANLARIN ÇABALARINA BAĞLI'

Diğer yandan en zor zamanlarda bile bazen çok sıradan şeylerle dahi hayata tutunan insanın/insanlığın bugün bunu üretemiyor olması üzerine de ayrıca düşünmek gerekiyor. Son evre kanser hastalarının, organ ya da uzuv kaybı yaşayan insanların, en kıymetlisini beklenmedik zamanlarda kaybedenlerin bile, duyduğu bir kuş sesi, dinlediği bir müzik, karşılaştığı bir çocuk tebessümü gibi şeylerle yeniden yaşam umudu oluşabiliyorken, en ağır ekonomik krizde dahi yalnız olamayacak kadar geniş bir sınıf için neden umut olmasın? Tüm yurdu başkenti önlerine kadar işgal edilmiş olmasına rağmen ya da karşısındaki son teknoloji savaş aygıtlarına karşı eskimiş birkaç top mermisi ve süngüsü dışında savaşacak bir şeyi olmamasına rağmen büyük bir umutla faşizme, emperyalizme karşı savaşmış ve sonunda kazanmış halkların umudu nereden gelmiş olabilir?

Umudun olmadığını söylemek insanlığa ve tarihine haksızlık olur; umudun varlığını hissettirebilmek ise gelecek güzel günlerin kurulacağına, insanı köleleştiren bu düzenin değişeceğine inananların yaratıcı çaba ve çalışmalarına bağlı…