x

Çocuk işçiliği - Nilgün Tunçcan Ongan

e-Posta Yazdır PDF
İş cinayetleri hız kesmezken, çocuk işçi ölümleri de giderek “yerleşik” bir hal alıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre 2016 yılı boyunca en az 56 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetmiş. 2017’nin ilk 4 ayında ise her ay en az 2 çocuk iş cinayetine kurban gitmiş durumda.

Mayıs ayı da yine çocuk işçi cinayetiyle başladı. Resmi tatil olan 1 Mayıs’ta, çalıştığı atölyede, yük asansörü ile duvar arasına sıkışan çocuk işçi Ömer Faruk Sever hayatını kaybetti.

Buna karşılık resmi veriler ise ibret verici. Gerçeği yansıtmaktan uzak olması bir yana kendi içinde de tutarlı değil.

Örneğin Çalışma Bakanlığı’nın 2015 yılı bütçe tasarısına göre, 2014’te yapılan teftişler sonucu toplam 435 bin 795 işçiye ulaşılmış. Bunlardan sadece 1 tanesinin çocuk işçi olduğu ve işçi sağlığı ve iş güvenliği bakımından da sorunlu hiçbir çocuk işçiye rastlanmadığı ileri sürülüyor. Oysa 2014 yılında çalışırken hayatını kaybetmiş olan en az 54 çocuk işçi var.

Aynı Çalışma Bakanlığı 2016 yılında, CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel’in soru önergesine cevaben, yaptığı açıklamada ise son 5 yılda çocuk işçiliği dolayısıyla 232 işletmeye idari para ceza kesildiği söyleniyor. Çünkü bu işletmeler İş Kanunu kapsamında yasaklanan hallerde çocuk işçi çalıştırmışlar.

Burada ortaya koyulan verilerin tutarsızlığı ve sorunun gerçek boyutlarını gizliyor olması yanında, İş Kanunu’na yapılan atıf çözüm arayışının da ne denli sorunlu olduğunu gösteriyor. Çünkü Türkiye Çalışma Mevzuatı, tıpkı uluslararası hukuk gibi, çocuk emeği kullanımını engellemeyi değil düzenlemeyi amaçlıyor. Buna göre de asgari yaş ve azami çalışma sürelerine ilişkin kimi düzenlemelerle sorun “hafifletilmeye” çalışılıyor. Tıpkı sanayi devrimi sonrasındaki dönemde olduğu gibi.

Öte yandan alınan tedbirlerin sermayeyi zora sokmaması konusunda da küresel bir mutabakat var.

Şöyle ki; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve UNICEF’in de dahil olduğu birçok uluslararası kurum ve örgüt, çocuk işçiliğiyle mücadelenin ticari cezalara konu edilmemesi gerektiğini savunuyor. Buna göre üretimde çocuk emeği kullanımını ortadan kaldırmak için yaptırım ya da boykotlara başvurmak uygun değil. Çünkü “enformel alanla sınırlı bir sorunla mücadele ederken tüm küresel ticareti tehdit etmemek gerekiyor.” Bu yaklaşım işveren sendikaları tarafından da güçlü bir biçimde destekleniyor.

Oysa çocuk işçiliği sadece enformel alanı ilgilendiren bir sorun değil. Formel ve enformel sektör arasında özellikle küreselleşme sürecinde sıkılaşan bağlar, en kurumsal işletmelerin bile çocuk işçiliğinin sağladığı maliyet avantajlarından faydalanmasına yol açıyor. Çünkü pek çok büyük sanayi şirketi, enformel alanda çocuk emeğiyle üretilen malları girdi olarak kullanıyor.

Buna karşılık ticaretin çocuk işçiliğiyle mücadele alanının dışında bırakılması ise yasal düzenlemeler seviyesindeki müdahalenin bile kapitalizmin “hoşgörü” sınırları dışına çıkamayacağına işaret ediyor ve bunu güvence altına alıyor.

Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımasının sonuçlarını ise DİSK-AR’ın 2015 yılında hazırladığı çocuk işçiliği raporu ortaya koyuyor. Rapora göre çocuk işçiliğindeki azalma eğilimi 2006-2012 yılları arasında durmuş ve çocuk işçi sayısı tekrar artış göstermiştir. Üstelik de çocuk işçiliğindeki bu artış, çocuk emeği kullanımının en kötü biçimlerinin gözlemlendiği ücretsiz aile işçiliği ve tarım sektöründe gerçekleşmiştir. Tarımdaki artışın yüzde 66’sını, ücretsiz aile işçilerindeki artışın ise yüzde 90’ını 6-14 yaş arasındaki çocuklar oluşturmaktadır.

Yani asgari çalışma yaşının 15 olduğu Türkiye’de çocuk işçiliğindeki artış esasen 6-14 yaş arasındaki çocuk işçilerin sayısındaki artıştan kaynaklanmaktadır.