Göçmenlerin ilk durağı: Türkiye

Eski Dünya’da savaşlar, yoksulluk ve açlıktan kurtulmak için evlerini terk etmeyi göze alan insanların genellikle varmak istedikleri kıtadır Avrupa. Bu aralar ekonomik krizlerle çalkalansa da refah seviyesinin yüksek olması, iş imkânlarının bolluğu ve nüfusları yaşlanmakta olan Avrupa ülkelerinin de göçmenlere ihtiyaç duyması nedeniyle AB ülkelerine her yıl yaklaşık 1.5 milyon göçmen geliyor. Avrupa Komisyonu verilerine göre 2011 yılında yaklaşık 800 bin göçmen AB ülkelerinde yurttaşlık almayı başardı. Ancak bütün göçmenler onlar kadar şanslı değil. Aynı yıl, Avrupa’ya ulaşmaya çalışan 1.500 insanın umutları, hayatlarıyla birlikte Akdeniz’in derin sularında son bulmuştu.
 
Tarih boyunca Avrupa ile Asya arasında göç eden insanların geçiş noktası olan Türkiye topraklarının bu özelliği günümüzde de değişmiş değil. Son dönemlerdeki en önemli değişim Türkiye’nin sadece diğer Avrupa ülkelerine ulaşmak için geçilmesi gereken bir ülke olmaktan çıkarak giderek artan sayıda göçmenin yaşamaya başladığı bir ülkeye dönüşmesi oldu. Tarihinde dikkat çekici bir siyah nüfusu olmayan İstanbul’da artık siyahların yaşadığı mahalleler var. Savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısı ise yüz binlerle ifade ediliyor. Ekim ayı resmi tahminlerine göre Türkiye’de 600 bin Suriyeli göçmen bulunuyor. Onların yalnızca 200 binine sınır kentlerinde kurulan toplam 21 kampta barınma imkânı sağlanabiliyor. Geri kalan 400 bin ise büyük kentlerin kenar mahallelerinde var olma mücadelesi veriyor. İstanbul’daki merdiven altı tekstil atölyeleri bu çaresiz insanları asgari ücretin yarı fiyatına çalıştırabiliyor.
 
AB’ye düzensiz yollardan giriş yapan göçmenlerin neredeyse yarısı Türkiye’nin Trakya’daki sınırlarını kullanıyor. Ancak kara sınırından geçişler her yıl zorlaşıyor. Yunanistan’ın sınırda aldığı önlemler, teller ve termal kameralar göçmenlerin yakalanıp Türkiye’ye iade edilmesine yol açıyor. Türkiye’nin göçmenlere karşı insanlık dışı tutumu da bu uygulamayı değiştirmiyor. Afrikalı Festus Okey’in karakolda polisler tarafından öldürülmesi veya 5 göçmenin 2011 kışında sınırı geçmek için yerde emeklemekten elleri ve ayaklarının donmasına rağmen hastanede tedavi edilmeyip morgda bekletilmesi hafızalardan çıkmış değil.

EGE DENİZİ’NDE YÜZEN TABUTLAR
Kara sınırında önlemlerin artırılmasıyla birlikte göçmenlerin daha çok tercih etmeye başladığı rota olan Ege Denizi ise kara sınırına göre çok daha tehlikeli. İnsan tüccarlarının para karşılığında ufacık gemilere doldurdukları bu göçmenlerin gemilerinin batması, boğularak veya deniz ortasında susuzluktan ölmesi Türkiye’de sıklıkla duyduğumuz haberler haline geldi. Ancak Yunanistan’ın başkenti Atina’da Suriyeli göçmenlerin bana anlattıkları, Yunan devletinin bu ölümlerde daha önce bilinmeyen bir rolünün olduğunu gösteriyor. Anlattıklarına göre Yunanistan’a ulaşmaya çalışan bir gemi dolusu göçmen Ege’de yakalandıktan sonra bir askeri gemiye alınarak bütün eşyalarına el koyulmuş, yaklaşık 15 maskeli adam tarafından işkence görmüşler, sonra da Ege’nin ortasında motoru olmayan 2 plastik bota bırakılarak ölüme terk edilmişler. Akıntının sürüklediği botlar şans eseri Türk balıkçılar tarafından bulunmuş ve göçmenler ölümden kurtulmuş. Yunanistan’daki göçmenler, kurtulanların anlattıklarının Ege’de motorsuz botlarda ölü bulunan göçmenlerin oraya nasıl geldiğini ilk defa aydınlattığını söylüyordu. BBC’den Sue Lloyd-Roberts’ın yaptığı haberler de bu anlatımı destekliyor.

AB’NİN HAVUCU: GERİ KABUL
Amsterdam Vrije Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “AB Sınırlarında Göçmen Ölümleri ve Devletlerin Sorumluluğu” projesinin koordinatörlüğünü yapmış Orçun Ulusoy’a göre sınırlarda yaşanan bu trajedilerin en büyük etkeni “AB’nin dış göç politikalarında insan hakları perspektifinden ayrılarak, güvenlik odaklı yaklaşımı benimsemesi”. Multeci.net için yazdığı yazıda AB’nin göçün kontrol edilmesini “Geri Kabul Anlaşmaları” ile komşu ülkelere yükleyerek “sınır kontrolünü sınırların ötesine taşıdığını” söyleyen Ulusoy’a göre Türkiye-AB arasında imzalanması planlanan bu anlaşma göçmenleri zor durumda bırakacak. AB’nin Türkiye yurttaşlarına vize muafiyeti için şart koştuğu bu anlaşmaya göre Türkiye üzerinden AB ülkelerine giden herhangi bir ülke vatandaşı da Türkiye’ye iade edilecek. Ulusoy’un yanı sıra Mültecilerle Dayanışma Derneği’nden Pırıl Erçoban da bianet.org’un sorularını yanıtlarken bu anlaşmayı AB’nin “göçmenlerden kurtulma yolu” olarak yorumlamıştı. İktisadi Kalkınma Vakfı’nın 2010 yılında hazırladığı rapor ise bu anlaşmanın imzalanmasının Türkiye’ye getireceği sosyal, ekonomik ve idari yükün hesaplanmadığına dikkat çekerek henüz AB adayı dahi olmayan Avrupa ülkelerine vize muafiyeti tanırken AB’nin Türkiye’nin vize muafiyetini geri kabul anlaşmasına bağlamasını sert bir şekilde eleştirmişti.
 
Türkiye 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi kısıtlama nedeniyle yalnızca Avrupa ülkelerinden gelen kişilere mülteci statüsü tanıyor. Türkiye’de yasal prosedüre göre mülteci statüsü almak için İçişleri Bakanlığı’na başvuranlar BM kamplarına yerleştiriliyor. Burada BM aracılığıyla üçüncü ülkelere sığınma için başvuru yapma hakkı elde edenler bekletilirken başvurusu kabul edilmeyen veya olumsuz sonuçlananlar geldikleri ülkelere gönderiliyorlar. AB ile geri kabul antlaşmasının imzalanması Türkiye’ye iade edilen göçmenlerin önemli bir kısmının yaşamları pahasına terk ettikleri yurtlarına geri gönderilmesi anlamına geliyor. Orada karşılaşabilecekleri kötü muamele ise kimsenin umrunda değil.
 
Gelişmiş ülkeler finanse ettikleri ve hatta silah satışları sayesinde para kazandıkları savaşlardan kaçan insanları kabul etme konusunda her zaman isteksiz oldu. Küresel ekonomik politikalarla yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan kitleler için de tutumları hep aynıydı. İşte bu yüzden sorgulamaya devam etmeliyiz: Sermayenin ve ürünlerin, serbestçe dolaştığı bir dünya için bastıran bu gelişmiş ülkelerin insanların serbestçe dolaşımını kısıtlaması ne kadar meşru?