‘Türkiye’ye sığınan Suriyeliler misafir değil, mülteci’ - Pırıl Erçoban ile söyleşi

Söyleşide de yer alan Geri Kabul Anlaşması’nın Türkiye tarafından imzalanmasından bu yana böyle bir söyleşi fikri aklımızdaydı aslında. 2014’le birlikte Türkiye’de mağdurlarının sayısı ziyadesiyle artan grip salgınına sosyal medyada ‘Suriye gribi’ dendiği sevgili Nayat Karaköse’den duyunca, onun vesilesiyle MÜLTECİ-DER’den Pırıl Erçoban’la mültecilik üzerine tüm sorularımıza cevap veren bir söyleşi gerçekleştirdik.
 
MÜLTECİ-DER’in “5N 1 Mülteci” isimli gazeteciler için bir kitap çalışması var. Türkiye medyasında mültecilik konusunda temel eksiklikleri ne olarak gördüğünüz için bu kitabı yayınladınız?
 
Yakın zamana kadar Türkiye’de medya, kamu yetkilileri ve genel kamuoyu mültecilik olgusuna karşı ciddi bir ilgisizlik ve bilgi eksikliği şeklinde bir görüntü sergilemekteydi. Neredeyse algı dünyası, mülteci kelimesine tamamen kapalıydı ve resmi kurumlar, yerel yönetimler, sivil toplum, şehirlerinde yanı başlarında yaşayan mültecilerden habersizdi. Medya da sadece çok sayıda ölümle sonuçlanan kazalarda mültecileri hatırlıyordu, o da medyada çoğu kez yanlış veya yanıltıcı ama bir o kadar da yaygın kullanımıyla “kaçak mülteciler”, “kaçaklar”, “kaçak göçmenler” şeklinde haberlere giriyordu. Suriyeli mültecilerin gelişiyle en azından artık “mülteci” kelimesi günlük hayatımıza girdi. Ancak mülteciler ile ilgili haberlerin medyaya yansımasında pek bir değişiklik olmadı, mültecilerle ilgili haberler halen büyük ölçüde ya onların mağduriyetleri, yoksullukları ile ya da işlenen suçlarla ilintili olarak karşımıza çıkıyor. Oysa iltica, tıpkı yaşam hakkı, özgürlük hakkı gibi en temel insan hakları arasında kabul edilmektedir. Bizde medya, ilticayı temel bir hak olarak ele almıyor. Her konuda kamuoyu algısının oluşmasında medyanın rolü çok önemli, medya konuyu nasıl ele alırsa kamuoyu algısı da o yönde gelişiyor. Dolayısıyla mülteciler, zavallı insanlar, kaçaklar, suça karışanlar, problemli insanlar, ülkeye sıkıntı veren, suç oranlarını yükselten, katil, tecavüzcü, hırsız şeklinde sunulduğunda kamuoyunun mülteciler hakkındaki genel algısı bu şekilde oluşuyor maalesef. Bu da ayrımcı, yabancı/mülteci düşmanı, nefret içeren söylemlerin yayılmasına neden oluyor. Kısaca söylemek gerekirse, medyanın bakışında, birincisi mülteci/düzensiz göçmen herkesi aynı kefeye koymak, herkese aynı elbiseyi giydirmekten kaynaklanan, hakları da görmezden gelen terminolojik bir sorun var ve bunun düzeltilmesi gerekiyor. İkincisi ve daha önemlisi, mülteciler ve göçmenlerle ile ilgili haberlerde nefret söylemi, ayrımcılık, mülteci-göçmen düşmanlığını körüklemeyen, aksine bu tutumlara karşı tavır alan, insan hakları ve insan onuruna saygı odaklı haberlerin yapılması gerekiyor.
 
Çok temel bir soruyla devam edersek, Türkiye’deki Suriyeliler, mülteci mi, göçmen mi, yoksa sığınmacı mı, yoksa sadece ‘misafir’ mi?
 
Çatışmalardan dolayı ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınan Suriyeliler mülteci, hem de “ilk bakışta mülteci” anlamına gelen, aksi ispatlanmadıkça doğrudan mülteci kabul edilen “prima facie” mülteciler. Bu, kitlesel akınlarda, kişilerin mülteci statülerini tek tek belirlemek imkânı olmadığı için, kaçmak, ayrılmak zorunda kaldıkları ülkenin açık, objektif koşullarına bakarak, o ülkeden gelen herkesin -aksi ispatlanmadıkça- grup bazında mülteci olarak kabul edilmesi anlamına geliyor. Amaç, zulüm göreceği yere zorla geri gönderilmeye karşı korunması, güvenliklerinin ve temel insani yaklaşımın sağlanması. Ancak Türkiye’de Suriyeli mültecilere “mülteci” dememe konusunda bir ısrar var. Başta resmi otoriteler olmak üzere “misafir” sözcüğünü kullanma eğilimini görüyoruz. Gerçi Türkiye, 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu “coğrafi sınırlama” nedeniyle diğer ülkelerden gelen mültecilere de “mülteci” demiyor, Avrupa Konseyi üyesi bir ülkeden gelmeyenleri mülteci kabul etmiyor ve onlara da “sığınma başvurusu sahibi” diyor. Mülteciler, özellikle Suriyeli mülteciler için kullanılan “misafir” sözcüğü hiçbir hukuksal statüyle örtüşmeyen bir tanım ve mülteciler de misafirimiz değil, temel bir hakkı kullanan insanlar. Misafir sözcüğünden başka sadece Suriyeliler, Suriyeli sığınmacılar, Suriyeli göçmenler diyenler de var ve bu şekilde ortada bir söylem birlikteliği olmuyor.
 
Suriyeli mültecilerin hukuki statülerine bakarsak, Ekim 2011’de resmi olarak açıklandığı şekliyle Suriyeli mülteciler Türkiye’de “Geçici Koruma” rejimine tabi. “Geçici Koruma”, Kosova Savaşı sırasında AB’nin ortaya attığı bir uygulama, 2+1 sene ile sınırlamıştı AB. Türkiye, Geçici Koruma’ya bir zaman sınırlaması koymadı ve gelmek isteyenlere sınırların açık olacağını, zorla geri gönderme olmayacağını ve kamplarda temel ihtiyaçlarının karşılanmaya çalışacağını ifade etti. Bir bakıma bu “Geçici Korumayı” düzenleyen, “Suriyeliler Yönergesi”nin mevcut olduğunu biliyoruz. Ancak Suriyeli mültecilere yönelik uygulama ile ilgili bu yönerge kamuoyuna açıklanmıyor, gizli tutuluyor. İçeriğini bilmediğimiz bu Yönerge dışında Nisan 2014’de yürürlüğe girecek olan “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu”, geçici korumanın Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle düzenleneceğini belirtmekte. Ancak, bu yönetmelik şimdiye kadar da çıkmadı ve böylece şu anda sayıları resmi rakamlara göre 700 bin civarında, gayriresmi tahminlere göre 1 milyon civarında olduğu tahmin edilen Suriyeli mültecilere ilişkin kapsamlı, şeffaf yasal bir düzenlemenin halen olmadığını söylemek yanlış olmaz.  
 
Türkiye’de Suriyelilere karşı nasıl bir bakış açısı var genel olarak?
 
Şimdiye kadar devletin Suriyeli mültecilere karşı politikası –bazı münferit olaylar olsa da- genel olarak gayet olumlu. Ancak, şeffaflık noktasında sorunlar var. Türkiye’nin uygulamaya koyduğu açık kapı politikası, böylesi bir insani krizde uygulanması gereken bir politikaydı, bunun devam etmesi gerekiyor. Ayrıca kamplarda temel ihtiyaçların uluslararası standartların üzerinde karşılanmaya çalışıldığı rapor ediliyor, bu çok olumlu. Türkiye’nin Suriyeli mültecilere sağladığı imkânlar takdir topluyor. Zorla geri gönderme olmadığı ifade ediliyor, bu çok olumlu; ancak bu konuda bazı olumsuz örnekler de oldu. Örneğin, Mart 2013’de Akçakale kampından yerel basına göre 600 kişinin zorla geri gönderilmesi -Dışişleri Bakanlığı’na göre bu olayda 130 kişi “gönüllü” geri döndü- gibi olaylar da oldu maalesef. Devletin politika ve uygulamalarının şeffaf olmaması, bu konuda en önemli sorun. Kamplara uzun süre Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) dâhil kimse giremedi; şimdi daha esnek ama halen tarafsız, bağımsız izleme mekanizması mevcut değil. Ama bir bütün olarak bakarsak, genel anlamda devletin Suriyelilere karşı politikası ve uygulamalarını olumlu değerlendirmek gerekiyor.
 
Türkiye halkının yaklaşımı ise farklılıklar gösteriyor. Halkımızın bir kısmı gerçekten içtenlikle Suriyeli mültecilerle empati kurmaya çalışıyor; insanların evlerini, sevdiklerini terk etmelerinin ne demek olduğunu anlamaya çalışıyor ve elinden geldiğince destek ve dayanışma gösteriyor. Ancak, maalesef ki Suriyeli mültecilere çok olumsuz bakan bir kesim de var. Bazılarının Suriyeli mülteci deyince tüyleri diken diken oluyor. Bu belli ölçüde bilgisizlikten kaynaklanan önyargılara, genellemelere dayalı. Bir kişinin yaptığı bir hatayı, olumsuz hareketi tüm Suriyeli mültecilere mal etme eğilimi var. Ayrıca, Suriyeli mültecileri vatan haini, terörist, hırsız, katil gibi görenler, bir problem olarak niteleyen ve nefret söylemi üretenler de var. Bu tip tavırlar maalesef siyasetçiler, medya mensupları, sivil toplum temsilcileri arasında da görülüyor ve bizce bu çok tehlikeli, ırkçı ve kasıtlı bir tutum ve buna karşı hepimiz mücadele etmeliyiz. Özellikle sosyal medyada öyle haberler çıkıyor ki, inanamıyorsunuz. Örneğin, Suriyeli mültecilerin seçimlerde oy kullanacağı, devletin 800 TL maaş ödediği gibi şehir efsaneleri var ve siz daha “bu mümkün değil, doğru değil” diyemeden bir bakıyorsunuz, şehir efsaneleri yayılıyor. Biliyorsunuz, oy kullanmak için önce vatandaş olmak gerekiyor ve resmi sayılara dayanarak İçişleri Bakanlığı son üç yılda Türkiye vatandaşlığı alan Suriye kökenli insan sayısı son derece az. Bırakın binlerin, on binlerin vatandaş olmasını annesi, babası Türkiye vatandaşı olan Suriyelilerin bile Türkiye vatandaşlığını kazanması son derece zor, çoğu zaman imkânsız. Keza, maaş verildiğine dair söyleme gelince… Evet kamplarda yaşayanlara barınma imkanı dışında ayda 100 TL gıda kartı veriliyor, bunun 80 TL’sini Dünya Gıda Fonu, 20 TL’sini Türkiye karşılıyor. Ama sayıları daha fazla olan kamp dışı Suriyeli mülteci nüfusu için böylesi bir yardım yok, hatta devletin hemen hiçbir yardımı yok. Bu nüfus, son derece zor şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Eğitim hakkından çoğu çocuk yararlanamıyor, yakacak alamadıkları için çocuklar soğuktan ölüyor. Devletin ödediği bir maaş olsaydı, herhalde bu şartlarda yaşamazlardı. Bir başka söylem de, “düşük ücretle çalışıyorlar, işimizi alıyorlar” ve “onlar yüzünden kiralar arttı” şikâyetleri şeklinde karşımıza çıkıyor. Ama inanın çok düşük ücretlerle, bazen bu ücreti bile alamadan çalışıp, karnını doyurmak bu insanların kendi tercihi değil; tıpkı ahırdan, dükkândan bozma yerlere bir dolu para ödeyip kiralamanın da onların tercihi olmaması gibi. Bunlar, insanların çaresizliğini fırsata çevirmeye çalışanların neden olduğu sonuçlar ve bunun farkında olarak konuşmamız gerekiyor.
 
Son günlerde, özellikle grip salgınıyla birlikte sosyal medyada bu insanlara karşı yönelik nefret söyleminde de bir artış görüyoruz. Grip salgını, “Suriye gribi” olarak anılıyor. Keza çocuk felcindeki artışın sorumlusu olarak da Suriyeliler gösteriliyor. Bu durum, Suriyelilerin giderek hedef seçileceği anlamına gelir mi?
 
Maalesef bu gözleminiz doğru. Öncelikle şunun farkında olmak gerekiyor: savaş ortamları her zaman salgın hastalıkları tetikler. Çünkü alt yapı çöker, sağlık hizmetlerinden insanlar mahrum kalır, hijyenik koşullar sağlanamaz, yeterli beslenme mümkün olmaz. Ve Suriye’de şimdi bir savaş var. Bombalardan, saldırılardan ölmeyenler, salgın hastalıkların pençesinde. Bu koşullarda, örneğin çocuk felcinin Suriye’de arttığı ve komşu ülkelere de sıçrayabileceği uyarısı vardı. Bu amaçla Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü çocuk felci aşılaması yaptı, yapmaya devam ediyor bildiğim kadarıyla.
 
Suriye’deki savaş şartları dışında ülkemize kaçan Suriyelilerin de pek çoğu, özellikle kamplar dışında yaşayanlar son derece kötü, hijyenik olmayan şartlarda yaşıyor. Tek göz odada 10 kişi yaşayanlar var, ya da 2-3 aile bir odalı evlerde bir arada yaşıyor. Çoğunun şu anda düzenli geliri ya hiç yok ya da çok çok sınırlı. Barınma, beslenme, ısınma, giysi ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar. Karınlarını yardımlarla doyuruyorlar. Geçtiğimiz haftalarda soğuklardan ölen çocuklar oldu, Diyarbakır’da bir ailenin son anda soğuk yüzünden donmaktan kurtarıldığı basına yansıdı. Evlerini ziyaret ederseniz, yaşadıkları koşulları görmek mümkün olur. Örneğin, biz geçen hafta Gaziantep’de bazı Suriyeli mültecilerin evlerini ziyaret ettik. Tek odada 6 çocukla yaşayan vardı, camlarına naylon geçirilmiş evlerde yaşayanlar vardı, iki metrekarelik bir yerde tuvalet, banyo ve mutfağın bir arada olduğu “evler” gördük. Bu durumda yaşamak zorunda kalan insanların ne kadar sağlıklı olmasını beklemeyebiliriz? Bu koşullarda yaşamak zorunda kalan insanlar hasta oluyorlarsa bunu kendileri mi istiyorlar?
 
Üstelik Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı her sene özellikle kış aylarında grip salgınına dikkat çekiyor. Son günler de Türkiye’den başka Yunanistan, Norveç, İsveç’de de grip salgını var, bu ülkelere de Suriyeliler mi götürmüş bu hastalığı?
 
Bu tip söylemler, nefret üreten, ırkçı söylemler; bu konuda herkes gerekli hassasiyeti göstersin çağrısı yapmalıyız ve bu grip gibi her kış birçok insanı etkileyen bir hastalığın kaynağını da mültecilerde aramamalıyız. Ama onların yaşam koşullarını göz önüne alarak, onların grip, zatürre, verem gibi hastalıklardan ölmemesi için de suçlamak yerine belki daha fazlası yapılmalı.
 
Türkiye’nin gayet kırılgan bir grup olan Suriyelilere karşı nasıl bir yaklaşım geliştirmesi gerekir?
 
Önyargısız, ırkçı, ayrımcı, nefret üreten söylemlerden uzak, insan hakları ve insan onuruna yakışır bir yaklaşım. Evlerini, ülkelerini sevdiklerini terk etmek onların seçimi değil; bu herkesin başına gelebilir. Bunu unutmamak gerekiyor. Aksi halde bazen farkında olmadan bazen de kasten üretilen nefret söylemi tırmanabilir; o zaman bugün herkesin dehşetle izlediği Yunanistan’daki “Altın Şafak” hareketi gibi mültecileri, göçmenleri hedef alan ırkçı saldırılar olursa timsah gözyaşları içinde “bu noktaya nasıl geldik” derken bulabiliriz kendimizi.
 
Şunu da söylemek lazım; bu insani krizin etkilerini hafifletmek sadece Türkiye, Ürdün, Lübnan, Irak gibi komşu ülkelerin sorumluluğu da değil. Bu, tüm uluslararası toplumun ve devlet olarak, birey olarak hepimiz sorumluluk alması, harekete geçmesi gereken bir durum. Birey olarak işe, söylemimize dikkat ederek, daha fazla dayanışma göstererek, empati kurarak başlayabiliriz.
 
Son olarak, Türkiye’nin kısa zaman önce AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması, Türkiye’deki mülteciler adına neleri değiştirecek?
 
Türkiye’deki mültecilerden çok, Türkiye üzerinden geçerek AB’ye girmiş olan göçmen ve mültecileri etkileyecek. Aslında GKA, teknik olarak sadece düzensiz göçmenleri içeriyor. Ancak daha önce de sözünü ettiğim gibi devletlerin uygulaması göçmen mi, mülteci mi ayrımı yapmadan, herkesi aynı kefeye koyup göçmen statüsünde değerlendirmek yönünde gelişiyor. Yani, bir kişinin uluslararası koruma ihtiyacı olup olmadığı hiç irdelenmiyor bile. Bu şekilde Avrupa, Türkiye’de bulunmuş olan veya Türkiye üzerinden kendi topraklarına geçen herkesi koruma ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın Türkiye’ye geri gönderebilecek. Türkiye de kendi doğusundaki, güneyindeki menşe ülkeler veya transit ülkelerle benzer anlaşmalar yaparak, zincirleme geri kabul anlaşmaları ile aynı uygulamayı devam ettirebilir. Bu, koruma ihtiyacı olan, zulüm görme riski olan mültecilerin seslerini duyuracak imkânları olmadan, zulüm görecekleri ülkelere geri gönderilmeleri ile sonuçlanabilecek, insan hakları ihlallerine meydan verebilecek tehlikeli bir süreç olabilir. Bu çok ciddi bir risk olarak önümüzde duruyor.