Parlak kürkler için solan bedenler - İSİG Kadın Tuzla Atölyesi

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kadın Meclisi şubat ayında gerçekleştireceği çalıştay öncesinde çeşitli işçi havzalarındaki kadın işçilerle bir araya gelmeye devam ediyor. Geçen hafta Tuzla’da deri, tekstil, gıda, plastik, metal ve hizmet sektörlerinde çalışan kadın işçilerle Deriteks Sendikası binasında buluşan Meclis, bugün de İstanbul’un Avrupa Yakası’nda çeşitli sektörlerde çalışan kadın işçilerle Şişli’deki DİSK Genel Merkezinde toplanacak.

Tuzla’daki atölyede sendikaların, örgütlü oldukları işyerlerinden işçi kadınların katılımını sağlamış olması toplantının havasını da değiştirdi. Çorlu’da neredeyse kölelik koşullarında çalışıp çıkış arayan kadın işçilerin anlattıklarına benzer sorunlar, Tuzla’da da dile getirildi. Ama bir farkla: Kadınlar, örgütlü işyerlerinde çalışıyor olmanın özgüveniyle mücadeleye ve sendikaların sorunun çözümündeki yerine daha çok vurgu yapan bir noktada duruyorlardı. Yaşadıklarını işyeri işyeri karşılaştırarak, daha önce çalıştıkları yerlerle şimdi çalıştıkları yerleri kıyaslayarak, sorunların kaynağını birlikte tartıştılar.

KİMYASALLARIN BOZDUĞU BEDENLER

Deri sektörünün ağır çalışma koşulları kendini bel-boyun fıtığının normalleşmesinde, zehirli kimyasallara karşı alınmayan önlemlerin kadınların sağlığını nasıl tehlikeye attığını da gösteriyor. Deri işçisi bir kadın anlatıyor: “8 aydır çalışıyorum. İlaç bölümündeyim. Maske, eldiven kullanmamıza rağmen elimiz yüzümüz çatlıyor. Iki üç kere acile gittim. İki tane maske takmama rağmen tıkanıyorum. Astım olmasa da etkileniyoruz. Bir kere biri havalandırmanın şalterini kapatmış. İçerideki arkadaşım nefes alamadı. Kürke ne kadar çok asit koyarsan o kadar çok parlar ve o kadar pahalıya satarlar. Mallar pahalıya satılabilsin diye de işçinin canına okurlar.“

Çivileme bölümünde 200-300 derece sıcaklıkta çalışan kadınlar, kimyasallara direkt maruz kaldıklarını anlatıyorlar. Üstelik, bu sıcaklıkta çalışmaya uygun iş kıyafetleri yerine günlük kıyafetlerle çalışıyorlar. Sürekli cereyanda kaldıkları için bel ve boyun tutulmasından muzdarip olmayan yok gibi. Ağır kimyasalların nasıl sonuçlara yol açabileceğini şu örnek gösteriyor: “Fabrikada 4 kadın işçiydik. Hamile bir kadın arkadaşımız, işi değiştirilmeden 8 ay çalıştırıldı. Üstelik hamileliğinin sekizinci ayında bütün fabrika baştan aşağı kimyasallarla yıkandı ve bu kadın zehirli yıkama işine katıldı. Doğum yaptığında oğlunun soluk borusu gelişmemişti, çocuğu aylarca doktora götürdü her gün.“ 
 
Büyük bir kundura fabrikasında çalışan bir kadın işçi sapasağlam başladığı çalışma hayatında bugün geldiği durumu şöyle anlatıyor: “Şimdi gözüm görmüyor, iki bacağımdan ameliyat oldum. Bel fıtığı, boyun fıtığım var. Gözlük takıyorum, ama maskelerimiz gözlük takanlar düşünülerek hazırlanmadığı için maskeyi kullanamıyorum. Ya gözlüğümü takmayacağım, işimi yapamayacağım ya da maskeyi takmayacağım. İş stresi, ev stresi bir arada. Evde iki ihtiyar, iki de çocuk var, bakıma muhtaçlar. Ama ya çalışıp ihtiyaçlarını karşılayacağım ya da onlara bakacağım. Bu çelişki beni çok yoruyor.“

TEKSTİLDE ÇALIŞMAK ‘HASTA OLMANIN’ DİĞER ADI

Kadın işçi deyince akla gelen ilk sektörlerden biri olan tekstil, Tuzla Organize Sanayi Bölgesinin bel kemiğini oluşturuyor. Özellikle yurt dışına ve yabancı markalara üretim yapan bölge sanayi, büyük işletmelerdeki sömürü çarkıyla da meşhur. Küçük atölyelerde daha çocukken tekstil işçiliğine başlayan kadın işçiler için bu fabrikalar “kötünün iyisi”, ama anlattıklarına bakılırsa küçük atölyelerdeki kölelik koşulları bu büyük fabrikalarda da geçerli.

37 yıldır tekstil sektöründe çalışan bir kadın işçi sektörün durumunu özetliyor: “11 yaşında çalışmaya başladım. Emekli oldum ama çok düşük bir maaş olduğu için çalışmaya devam ediyorum. Ellerim titremeye başladı, sürekli belim ağrıyor. Hep hastayım. Neden? Çünkü 37 yıl boyunca çok kötü koşullarda çalıştım. Yeri geldi tuvalete gitmemize izin vermediler. Ağır şeyler taşıdım. Çalışma ortamında iş yetiştirmek için kimseyle konuşamıyorsun. En kötüsü de çok umutsuz bir ortam olması. Bu sektörde kadınlar çalışmaya çocuk yaşta başlar. Hiç emeklerinin karşılığını alamazlar. Alsaydık, şimdi emekli olduğum halde çalışmak zorunda kalmazdım. Sigortalı olmak bile ancak mücadeleyle elde edilen bir şeydir.“

TAŞERON GELDİ, KURAL NİZAM KALMADI

Gıda sektöründe paketleme bölümünde çalışan bir kadın işçi, dakikada 2 tane 3.5 kiloluk koliyi banta atmak zorunda olduklarını, 8 saat boyunca durmaksızın yaptıkları bu iş nedeniyle çok kısa sürede bel ve boyun fıtığı yaşadıklarını anlatıyor. Üstelik aşırı gürültü ve toz yüzünden işitme kaybı ve solunum problemleri de cabası. Uzun yıllardır gıda sektöründe çalışan bu işçi kadın, taşeronun yaygınlaşmasıyla beraber işçi sağlığı ve güvenliği konusunda kuralsızlığın yaygınlaştığını söylüyor: “Fabrikada kural nizam kalmadı. Tek kural daha fazla üretim. Önceden bir sıkıntı yaşadığımızda önlem alınmasını sağlayabiliyorduk. Şimdi ise birşey söylediğinde kapı orada deniyor.” Üç vardiya halinde çalışan kadınlar evdeki yaşamlarında da kendilerini “eksikli” hissediyorlar. “Vardiyalı çalışınca ev ahalisini göremiyorsun. Annelik, eşlik hiçbir şey kalmıyor. Evin bütün yükü bizim omzumuzda. Hem vardiyalı çalışmanın yorgunluğu hem de evin sorumluluğu çok ağır” diyor.

HERKES HASTALIKTAN MUZDARİP AMA ADI MESLEK HASTALIĞI DEĞİL!

Gebze’de kurulu bir plastik fabrikasında çalışan genç kadınlar atölyenin en neşeli bileşenleri. Kadınları onlar konuşturuyor, çok güzel moderatörlük yapıyorlar. Söz, kendi yaşadıkları işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarına gelince neşe yerini kızgınlığa bırakıyor. 14 yıldır bu sektörde çalışan bir kadın işçi anlatıyor: “Bizde montaj bilek gücüyle yapılıyor, kadın işçiler çok zorluk çekiyor. Fabrikada neredeyse herkes bileklerinden ameliyatlı. Zorlamadan kaynaklı sinir sıkışmaları oluyor, kistler çıkıyor. Bu sorun bütün hayatı etkiliyor ama bir meslek hastalığı olarak görülmüyor. Sürekli ayakta olmamızdan kaynaklı bacaklarımızda varisler var. Benim bileğimde kist çıktı, ameliyat oldum. Şimdi montajı bıraktım işyeri temsilcisi arkadaşlarımız sayesinde, şu an kontrole bakıyorum. Ama işimiz zor...“

Kreş en önemli talep: ‘BEN ÇEKTİM  BAŞKASI ÇEKMESİN’

Koskocaman bir işçi havzasında işyeri kreşlerinin olmadığı gerçeğiyle karşılaşmak şaşırtmasa da, kadınların çocuk bakım sorununu çözmek için nelere katlandığını görmek etkiliyor insanı. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu sorun, kadınların duygularını da çok etkiliyor. Bir kadın işçi şöyle anlatıyor: “Ben çocukken annem beni işe götürüyordu. Sonra ben anne oldum, çocuğumu işe götürmedim ama çok özlüyorum. Bir fabrikada kreş görmüştüm. Fabrikanın kendi kreşinin olmasının ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Düşünsenize emzirmek istediğin zaman emzirebileceksin. Anne  olduğumda kreşin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kesinlikle kreş bir kadının en çok talep etmesi gereken şey. Çünkü çocuğun hep yabancı büyüyor. Sen de kendine yabancılaşıyorsun.”
 
19 yıldır gıda sektöründe çalışan ve üç çocuk büyüten bir başka kadın çocuklarının sağ salim büyümesini bir “mucize” gibi anlatıyor: “Çocuklarımı bırakabileceğim bir yer yok-tu, bakıcı tutmak için de durumum yoktu, aldığım maaş ancak bana yetiyordu. Komşularım bana çok yardımcı oldu. Kızımı kaldırıp sabahın erken saatinde her gün bir başkasının evine götürüyordum. Çok zorluklar çektim, bunun için iş yerlerinde kreş olmasını istiyorum. Ben büyüttüm bana ne demiyorum, ben çektim başka kimse çekmesin diyorum.”

MÜCADELE GÜZELLEŞTİRİR

İşçi kadınlar örgütlü işyerlerinden gelmenin güveniyle konuşuyor; sendikasız işyerlerinden gelen kadın işçilere mücadeleden başka bir yol da salık vermiyorlar. Elbette bu, sendikalardaki erkek egemenliğine karşı da mücadele etmek gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Bir kadın işçi şöyle anlatıyor sendikalılığı: “Biz sendikalı çalışmada daha çok farkındalığı yaşadık. Kadın örgütlü mücadelede güzelleşiyor, kendine güveni artıyor. Mücadelede kadınlar yeri geldiğinde erkeklerden önde yürüyor. Bu senin çok güçlü olduğunu hissettiriyor. Bu anlamda çok mutluyum. Fabrikada işyeri temsilcisiydim ben; 60 erkek 4 kadın vardı. İşyeri sahibi ‘Utanmıyor musunuz bu kadar erkek var, kadın temsilci mi seçtiniz?’ dediğinde ne diyeceğimi şaşırdım. Erkek arkadaşlardan birkaçı patrona cevap verdi. O zaman dedim ki kendi kendime; doğru yoldasın, yürü!”
 
Bir başka kadın işçi ikramiyelerin üçten bire düşürüldüğünü, mesai ücretlerinin senede bir kez yattığını, çalışma koşullarının giderek ağırlaştığını anlatıyor. Yedi yıldır çalıştığı bu koşullara karşı şimdi sendika mücadelesi veriyor. Sendikaları işyerinde yetkiyi alamadığını, işten atılmalarının an meselesi olduğunu söylüyor. “Ben kalite kontrolde çalışıyordum, usta çağırdı yanına, sakın sendikaya bulaşma fabrika kapanır, dedi. Sendikaya üye olduğumu öğrenince beni kesimhaneye verdi. Ama vazgeçmeyeceğim.“

ALTINA KAÇIRANA  KADAR ÇALIŞTIRDILAR!

Geçmişte Gebze’de bir tekstil fabrikasında çalışırken yaşanan korkunç bir olayı anlatıyor kadın işçilerden biri. Diğer işçi kadınlar beddualarla dinliyorlar anlatılanları. “Ben de çalışırken hamilelik dönemi geçirdim. Çalışırken tuvaletlerimiz kilitleniyor, sadece mola zamanları açılıyordu. Hamile bir kadın işçiyi o kadar zorlamışlardı ki, kadın altına kaçırmıştı. Ve biliyor musunuz, ustalar kadını bütün gün öyle çalıştırıp, akşamına bir de mesaiye bırakmışlardı!“

TACİZE KARŞI ÖRGÜTLÜLÜK

Cinsel taciz yine kadınların en önemli sorunları arasında. Genç bir kadın şunları anlatıyor: “Plastik sektöründe çalışıyorum. Biz sendikalaşana kadar cinsel taciz yoğun olarak yaşanıyordu. Herhangi birine bir taciz varsa erkekler ağız birliği yapıyordu ve bunu örtbas ediyorlardı. Ben buna bire bir şahit oldum. Genç kadınları köşe başlarında sıkıştırıyorlardı. Kadınlar korkuyor, söyleyemiyordu. Bir arkadaşımızın başına böyle bir şey geldi, anlattı ve işten çıkarıldı.”
 
Kadınlar, kadın işyeri temsilcisinin cinsel tacize karşı çok önemli olduğunu ifade ediyorlar. Nitekim aynı plastik fabrikasında sendikalaştıktan ve kadın işyeri temsilcisi seçtikten sonra durum değişmiş: “Üretim müdürü  çay ocağında duvarda ayak izleri görüyor ve erkeklere dönüp ‘bu kadar erkeksiniz burada, yetmiyor musunuz bu kadınlara da bunlar duvarlara tırmanıyor’ diye bir cümle kuruyor. Biz  bu lafın altında kalmadık tabii, o müdürü paketledik gönderdik o işyerinden. Tabii biz bunu örgütlü gücümüzle yapabildik.”

Özel savaş kıyafetleri diken kadın işçi:  BÜTÜN VÜCUDUMUZ YARA BERE İÇİNDE

NATO askerlerinin savaş kıyafetlerinin dikildiği bir fabrikada yeni çalışmaya başlayan bir kadın işçi, malzemelere verilen önemin binde birinin o malzemeleri üretenlere verilmediğini anlatıyor çarpıcı bir biçimde: “Savaş kıyafetleri karbon kumaştan yapılıyor. Baktım ki bütün arkadaşlarımın elinde ciddi yaralar var; neymiş bu diye araştırdım, dünya tükense de tükenmeyen bir maddeymiş. Karbon tırnakların içine giriyor. Karbonla direk ilişkimiz vücuttaki bütün nemi çekiyor. İş güvenliği uzmanları geldi fabrikaya. Her tarafta karbonu görmesine rağmen ilgilenmedi. İş güvenlikçiye sorunları anlatınca ‘Burası çok güzel bir yer, daha ne istiyorsunuz?’ dedi. Çalıştığım fabrika eskiden Kocaeli’de faaliyet yürütüyormuş. Fakat çevreye zehirli atık bırakıyor diye buraya taşınmış. Ürettiklerimizin tanesi 15 bin TL. Bizden günde 400 tane üretmemizi bekliyorlar. İnsan soruyor kendine, benim payıma ne düşüyor bundan diye. Ücretler ‘işsizlik’ tehdidiyle sürekli düşürülüyor. Bizim işçiler olarak örgütlenmekten başka çaremiz yok.”