İSİG Kadın Meclisi Çorlu Atölyesi

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kadın Meclisi’nin 8 Aralık 2013 Pazar günü Eğitim-Sen salonunda gerçekleştirdiği atölye çalışmasına çeşitli sektörlerden yaklaşık 35 işçi kadın katıldı. Kadınların bir kısmı kadrolu bir kısmı taşeron işçisi bir kısmı ise yevmiyeli çalışanlardan oluşuyordu. Deri/tekstil, ambalaj, hizmet gibi farklı sektörlerden işçi kadınların biraraya geldiği toplantıda öncelikle Serpil Kemalbay “işçi sağlığı ve iş güvenliği” ile ilgili bir bilgilendirme yaptı. Sunuşunda sağlıksız çalışma koşullarının ve iş cinayetlerinin kapitalist sistemin işleyişinin bir sonucu olduğunu vurgulayan Kemalbay, işverenlerin kâr hırsları nedeniyle işçilerin hayatlarının yok sayıldığını belirtti. 

Kadınlar kendi çalışma koşullarını forum tiyatro etkinliğinde, kendileri bizzat oyuncu olarak anlattılar. Kadın emekçiler yaşadıkları en önemli sorunların başında kayıt dışı, sigortasız, güvencesiz çalıştırılma, önlenebilir iş kazalarına maruz kalmaları, işyerinde psikolojik baskı, aşağılanma olduğunu belirttiler. Çocuk sahibi olanların kreş sorunu ön plana çıkmaktaydı. 
 
Cross Tekstil Fabrikası’nda çalışan bir işçi kreş sorunu şu şekilde dile getirdi: “Benim çocuğum ben işe başladığımda 10 aylıktı, çocuğum sürekli kreşe gitti, işe daha yeni başladığım için özel kreşe gonderdim, aldığım paranın çoğunu kreşe veriyordum. Sonra kriz geldi, kriz geldiği zaman insan kaynaklarına gittim, ben bugüne kadar aldığım mesaiyi kreşe veriyordum ama bu saatten sora mesaiye kalamadığım için kreş ücretini ödeyemiyorum, benim çocuğumu kreşe alın dedim.” 

Yine Tayeks firmasında çalışan bir kadın işçi şimdiye kadar çocuğunu özel kreşe verdiğini, 900 TL olan maaşının 500 TL’sini özel kreşe ödediğini belirtti. Kadınlar bazı firmalarda bir yılı doldurmayan elemanın çocuğunun kreşe alınmadığını ancak bir yılı geçtikten sonra form doldurup sıra beklemek zorunda kaldığını söylediler.  

Fazla mesai de kadın işçiler arasında çok şikayet edilen konuların başında gelmekteydi. Fazla mesainin işçilerin isteği dahilinde değil firmanın zorlamasıyla yapıldığını, firmanın kendilerine bir dosya sunduğunu, bunu imzalamak zorunda bırakıldıklarını ve bir yıl boyunca mesaiye kalmak zorunda olduklarını belirttiler. 

Diğer bir dikkat çekilen nokta ise kadınların neredeyse tamamının iş kazasına maruz kalmış olması ve bu durumun onlar tarafından kabullenilmiş olmasıydı. İş kazalarının nedenlerinin daha çok uzun ve yoğun çalışma saatlerinden, bakımı yapılmamış arızalı makinalardan kaynaklandığını dile getirdiler. İş kazalarının sebebi ne olursa olsun suçlu olanın her zaman işçi olarak görüldüğünü ifade ettiler. 

İş kazasının nedenlerini bir kadın işçi şöyle özetliyor: “Ben de iş kazası yaşadım yine ben suçluyum. Acil iş diye sayı tutacak diye başına dikiliyor makineyi düşünmüyorsun bile. Mecbursun yapmaya. İşten işe ne kadar sayı tutacağın farkediyor. Bazen yanındakine iş yetiştirmek zorundasın. Senin işin daha zor oluyor onunkisi kolay oluyor. Habire iş yapıyoruz lavaboya bile gidemiyoruz.”

Taşeron çalışma Çorlu’da da güvencesizliğin adı. Hayatı boyunca taşeronda çalışan bir kadın işçi işveren ve alt işveren arasındaki çelişki sonucu yaşadığı iş güvenliği sorununu şu şekilde anlatıyor: “Ben senelerdir taşeronda çalışıyorum. Müfettiş geliyor bazen. Onlar geleceğini biliyorlar. Tüpler yemekhanenin içindeydi, müfettişler yasak olduğunu söyledi. Fabrikanın müdürü geliyor, söyle patronuna tüpleri aşağı bir yere alsın. Orada tüp patlasa olan bize olacak. Fabrikaya birşey olmaz ancak bir duvarı yıkılır. Fabrika işçisinin hakları iyi kötü birşey var, en azından bazı hakların var. Ama taşeronda hiçbir şey yok sıfır.”  

Kadınlar mesai süresinde lavabo ve tuvalete gitme sıkıntısı yaşıyorlar. Kimi kadınlar 8 saat içerisinde 2 kez tuvalate gitme hakkına sahip olduklarını ve aksi takdirde ustabaşları tarafından psikolojik baskıya maruz kaldıklarını dile getirdiler. Ayrıca ustabaşlarının erkek olması nedeniyle kadınlar özel durumlarda ustaya ihtiyaçlarını açıklayamadıklarını ve zor durumda kaldıklarını söylediler. 

Colins'te çalışan bir kadın ise sorunlarını şu şekilde dile getirdi: “Ben 2004-2007 yıllarında Colins’te çalıştım. Müdür toplantı yaptı, bize diyor ki tuvalete gitmeyeceksiniz. Hamileyim, bulantım var, usta gelmiş bana sayıyı daha çıkaramamışsın neden tuvalate gidiyorsun. Abi rahatsızım gitmek zorundayım diyorum, ben anlamam diyor. İnsan yerine bile konmuyorsun. İnsanların içinde azarlanmaktansa susmayı, işine devam etmeyi tercih ediyorsun.’’

Yevmiyeli çalışma da güvencesizliğin bir diğer adı. Yevmiyeli işçinin uzun ve yoğun çalışma saatlerinden sonra uykusuz halde işe gelirken geçirdiği trafik kazası iş kazası olarak görülmüyor. Bir kadın çalışma süresince ustasının hamal tutmak yerine temizlik işçisinin görevi olmayan ağır şeyler taşıttığını söylüyor. Hatta bu işten sonra bel fıtığı olduğunu belirtiyor. Yevmiyeli çalıştıkları için itiraz hakları bile yok. Böyle bir itiraz durumunda ise direkt kapı gösteriliyor. 

Emelda Deri Fabrikası’nda sigortasız ve taşeron olarak çalışan bir kadın göz göre göre iş kazasına maruz kaldığıını şöyle dile getiriyor: “Çalıştığım makine bozuldu. Müdür ilaçlamaya geç dedi, usta ise ilaçlamaya işçi lazım değil sen makinede çalışacaksın dedi. Daha öncesinde o makine başka bir arkadaşın elini kapmıştı, ben de korkuyordum, ustaya dedim o da yok geçeceksin dedi. Ben de geçtim sonra ve geçtiğim gibi bir saat sonra elimi kaptırdım. Beni özel hastaneye gotürdüler, özel hastanelerle işbirliği yaptıkları için. Fizik tedavisi gordüm. Makine parmaklarımın derisini komple sıyırdı, üç ay maaşımı verdiler ama gidip hakkımı arayamadım sigortalı olmadığım için. Avukata gittim danıştım, avukat bunu kanıtlayabilmen için en azından üç tane şahidin olmalı dedi, onu da sana  kim yapar orda işten çıkarılacak diye.  Ben hala o elimin sıkıntısını çekiyorum.’’

Çalıştığı işyerinde kimyasal maddelere maruz kalan bir kadın şöyle anlatıyor: “Kimyasallar kullanılıyor tabi. Biz en son işlemi yapıyoruz oradan paketlemeye gidiyor. Kimyasalların içinde değilim ama bana gelene kadar bir sürü aşama geçmesine rağmen çok yakıyor. Bir de direkt orada çalışanlar var. Nefes alamıyorsun, boğazın yanıyor, gözlerin yanıyor. Biz takmıyoruz maske, kendi işçilerine veriyor. Biz yevmiyeli olduğumuz için vermiyorlar.”

Bir iş güvenliği sorunu olarak kabul edilmesi gereken cinsel taciz kadınlar arasında konuşurken çekinilen bir durum. Çünkü bu duruma maruz kalan kadınların şikayet etmesi durumunda direkt işten çıkarıldığını söylüyorlar. Kadınlar bu durumu aile içerisinde bile dile getiremiyorlar. 

Genç bir kadın işçi yaşadığı tacizi şöyle dile getiriyor: “Ustanın fabrikada bana karşı farklı davranışları olduğunu sezdim. Ben bunu başka bir arkadaşıma anlattım, o da gitmiş ustaya anlatmış. Beni işten çıkardılar ama ustayı çıkarmıyor.” 

Yine bir kadın işçi taciz konusunda görüşlerini aktardı: “Benim eşim küçük fabrikalarda çalışmana izin vermem dedi. Yünsa olduğu için çalışıyordum. Mesela kız kocasına söylese kocasının güvensizliğini alacak, kardeşine söylese katil olacak, babasına söylese sende suç diyecek. Hani bir çaresiz kadınlar bu durumlarda ne yapacağını bilmiyorlar.’’

Sendikalarda kadınlar arasında şikayet edilen konulardan biri. Bazı kadınlar sendikalara güvenmediklerini, herşeyi kendi başlarına hallettiklerini açıkça dile getirdiler. Aka Tekstil’de çalışan ve Öz İplik-İş Sendikası’nda örgütlü kadın işçi sendikalaştıkları için mahkeme kararıyla döndüklerinden dolayı psikolojik baskı ve yıldırma politikalarına maruz kaldığını belirtti. Sendikanın ise hiçbir zaman arkasında olmadığını hatta oradaki birçok işçiyi kendi çabalarıyla örgütlediğini dile getirdi. 

Diğer yandan yaşadığı iş güvenliği sorununu şöyle aktardı: “Bizim çalıştığımız bölüm iplik, burada maske takılması gerekiyor. Benim işitme kaybım var. Fabrikanın verdiği maskeler incecik. Ben kendim maske aldım. 4 yıldır çalışıyorum, dört yılda bir kere kulak testi oldum. Ben oraya gittiğimde duyuyordum şimdi duymuyorum. Bana bir sene sonra kağıt verdiler sevkli. Ben söylüyorum bunu raporlayacağım diyorum içeride sağır insan dolu. Alo 170’i aradım, şikayette bulundum, müfettişler doldu müfettiş geldi yanıma. Müdür dedi sen burada mı oldun ben sana dedim ya sağırım diye. İş güvenlik uzmanımız var bir işe yaramıyor. Mesela geliyor makineleri fotoğraflıyor. Denetimden sonra kulaklık verildi, şapka verildi. Maske de işçiye kağıt maske, bez parçası verdi gösteriş olarak. Onlar dağıttığında müfettiş geldi. Ben de müfettişe dedim siz geldiniz ya bunlar ondan dağıtıldı.’’

Yine aynı firma da çalışan işçi, iş kazasını şöyle dile getiriyor: “Ben altıncı ayın 17’sinde Aka Tekstil’de iş kazası yaşadım. Makinenin üzerinde bulunan demirin sağ koluma düşmesiyle elimde çatlama oldu. Vardiya amirine söylediğim halde dikkate almadı. Servisten indiğim gibi kendim devlet hastanesine gittim. Şu an heyet raporum var. Yedi aydır raporluyum hepsini kendi imkanlarımla hallettim. İş görememezlik parasını zorlukla alıyorum. Raporlarımı götürdüğümde içeri almıyor fabrika. Hastanede fizik tedavisi gördüm. Askeri hastanede sinir tedavisi gördüm. İlaç tedavisi gördüm. Sağ kolumdan emar çektirdim sonuçları Çarşamba alacağım. Ondan sonra şu anda gene raporluyum; amirimden, şefimden, fabrikadan şikayetçiyim. Onikinci ayın 26’sında mahkemem var destek istiyorum. Şu anda sendikalı olduğum için sendika paramı vermiyorlar. Yedi aydır işgöremezlik parasıyla geçiniyorum. Bazen hastaneye gidemediğim durumlar bile oldu.’’

Söz alan Avukat Sevgi Evren ise şöyle konuştu: “Kendimizi bir yere ulaşabilir olarak gorüyoruz. Çünkü buradan o tablo ortaya çıkıyor. Arkadaşımızın o tavırları o tepkiyi verebilmesi onun o bilgiyi edinebilmesinden kaynaklanıyor. O yüzden hepimizin işçi olarak görevi; amir öyle dedi, müdür böyle dediden ziyade kendi örgütlerini zorluyor arkadaşlar, o sendika olmaz öbür sendikaya, bu sendika olmaz başka sendikaya gitmeli bilgi birikimimizi güçlendirmeliyiz.”

Akademisyen Berna Güler-Müftüoğlu ise, güvencesizliğin işçilerin sadece çalışma koşullarını değil yaşamlarının her alanına etki yaptığını, beyaz yaka olsun mavi yaka olsun tüm işçilerin güvencesiz çalışma koşullarında ortaklaştıklarını ve kendisinin de bir akademisyen olmasına rağmen her zaman güvencesizliğin etkilerine maruz kalabileceğini dile getirdi. Kamusal beraberliğin, desteğin çok önemli olduğunu vurgulayarak konuşmasını bitirdi.

Son olarak Kadın Emeği Platformu’nun hazırladığı broşür de kadınlara dağıtıldı. İSİG Kadın Meclisi olarak Çorlu’daki kadın işçilerin yanında olunduğu ve başka etkinliklerde görüşme temennisi ile etkinlik sonlandırıldı...

Tutanak: Elif Tuğba Şimşek / Neslihan Karatepe
Konuşmalar orjinal ses kayıtlarına göre çevrilmiştir...

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kadın Meclisi
 
 
Çorlu’da işçi kadının bildiği yalnızca cehennem - Sevda Karaca / Evrensel

Kadınlar birbiri ardına söz alıyor. Hem dertlerini sıralıyorlar hem de bu dertlerle nasıl baş ettiklerini soruyorlar... İşyerleri, aileleri, memleketleri, yaşları farklı olsa da anlattıkları aynı. İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kadın Meclisinin Trakya’nın sanayi merkezlerinden Çorlu’da düzenlediği toplantıda, bölgedeki kadın işçilerin tablosu çıkıyor ortaya. Kadınların her sözü bu tabloyu tamamlıyor. Ve ortaya çıkan resim hiç de iç açıcı değil.

Makinelerin işçilerden daha kıymetli olduğu, kadın bedeninin yontulacak bir malzemeyle eş tutulduğu ve hani neredeyse orman kanunlarının geçerli olduğu bu işçi kentinde kadınlar, uzun mesai saatleri, aşağılamalar, taciz, güvencesizlik, iş kazaları ile karşı karşıya.

Kadınların büyük kısmı günde 12 saat çalışıyor. Güvence yok. Çalışma koşulları o kadar ağırlaştırılmış ki, kelimenin gerçek anlamıyla kulağını kaşımaya vakti yok kimsenin. 
 
Bir kadın işçi şöyle söylüyor: “Günde 12 saat çalışınca bir yerden sonra fabrikada herkes uyukluyor, bayılıyor kimisi. Amir de ‘Yeter bu nedir hepiniz uyukluyorsunuz’ diyor. Dayanamayanı gönderiyor.” Penti’den dayanamayıp ayrıldığını anlatıyor bir başkası: “Nasıl dinleneceksin, ailene nasıl vakit ayıracaksın? Üstelik mesai ücreti falan da almıyorduk. 8 saat çalışacağım bir iş arıyorum.”

AL BUNU TIKA, BİR DAHA DA GİTME
1200 kişinin çalıştığı kot fabrikasından gelen kadın işçinin anlattıkları buna yanıt niteliğinde. Daha önce 12 saat çalışıyorlarmış: “Çocuk, koca gördüğümüz yoktu, yemekleri hazır alıp yiyorduk, aldığım mesai parasını da markete veriyordum. Hiç dinlenmeden işe gidiyordum.” Şimdi çalışma süreleri 8 saate inmiş ama molaları da ellerinden alınmış. İki çalışma biçimi arasındaki fark kırk katırla kırk satır arasındaki fark kadar. Sadece tuvalete gidebilmek için bile her türlü aşağılanmayı göze almaları gerekiyor. Yalnızca 2 defa tuvalet izni veren amirler kadınlara “bedenlerinizi ona göre terbiye edin” diyormuş.

Bir kadının anlattığı olay tüyleri diken diken ediyor: “18 yaşında bir genç kız, adet görüyor, lavaboya gidecek, erkek ustaya gidiyor izin için utana sıkıla. Erkek usta yerden bir paçavra alıyor, herkesin ortasında kıza ‘al bunu tıka, bir daha da gitme’ diyor. Kız ağlaya ağlaya lavaboya gidiyor. Sen şimdi buna ne diyeceksin?” Tuvalet yasaklarına itiraz etmek bile yasak. Colin’s’te olduğu gibi hemen “otur oturduğun yere” deniyor.

Başka bir kot fabrikasından, kulağını kaşıdığı için ustasının “oyalanma” diye bağırıp çağırdığı bir kadın giriyor söze: “İşin bir kulak kaşıma süresi kadar durmasına bile katlanamayanlara iş yetiştiriyorsun. Tepende bekliyor, biraz yavaşla, başlıyor bağırmaya.”

İŞ DEĞİŞTİRMEK ÇÖZÜM OLUR MU?
Başkasının çalıştığı fabrikaya bakıp “Orası buradan daha iyi” deniyormuş eskiden. Ama fabrika isimleri değiştiği halde çalışma koşullarında değişen bir şey olmayınca bu fikir de rafa kalkmaya başlamış. Bir kadın işçi deneyimi aktarıyor: “Hamileydim, çok bulantım vardı, ustabaşı gelmiş diyor ki sayıyı çıkaramamışsın ha bire tuvalete gidip duruyorsun. Hamileyim, rahatsızım diyorum, bana kapıyı gösteriyor. Aşağılanmaktansa ustabaşının huyuna giderim diyorsun ama olmuyor, tutayım deme şansım yok.” Kadın işçi, Colin’s’te bu koşullarda 3 yıl çalışmış. Sonunda işten ayrılmış ama işten ayrılmak da çare olmamış. Taşeron temizlik işçisi olarak çalıştığı özel okulda belini sakatlamış: “Koca masaları, dolapları 7 kat sırtımızda çıkarmamızı istiyorlardı. İtiraz edince Colin’s’te olduğu gibi kapıyı gösterdiler bana.” O sinirle işi bırakıp okuldan çıkıyor. Çıktığı gibi de araba çarpıyor: “Nasıl bir sinirle çıkmışsam... 3 ay yattım. Şimdi günlük 35 lira yevmiyeyle plastik fabrikasında çalışıyorum. Sigortam yok. Günde 10 saat çalışıyorum.”

GÖREMEDİĞİ ÇOCUKLARI İÇİ
Bu kadar dert, bu kadar aşağılanma... Kadınlar evlerini geçindirebilmek, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek bu dertlerin yanında bir de çocuklarını görmemeye katlanmak zorunda kalıyorlar. Geri dönüşüm fabrikasında çalışan kadının anlattıkları oldukça çarpıcı: “Vakit olmayınca çocukları kaynanama gönderdim. Sadece hafta sonu görebiliyorum çocuklarımı. Sonuçta muhtacız, çocuklarımız kazandığımız parayla ekmek yiyor. Ama muhtaçlığımızın aşağılamaya vesile olmasını istemiyoruz.” 
 
3 saatlik sohbetin içinde kahkahalar, şakalar, dalga geçmeler eksik olmuyor. En son laf Çağlayan ve Tuzla’da da kadınlarla yapacağımız buluşmaya geliyor. Kadınları da davet ediyoruz. Biri şöyle diyor: “Mesele yan yana gelip bunları anlatmakta değil, bildiğimi bilene anlatınca ne değişecek? Bildiğimizle ne yapacağız, asıl meselemiz bu.”

İŞÇİ SAĞLIĞI MI; O DA NE?
İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin adı bile geçmiyor. Belirleyici olan tek şey gelen siparişler ve bu siparişlerin yetişmesi için günlük çıkarılması gereken mal adedi. İş kazaları işçi kadınların hayatlarının bir parçası olmuş. Çorlu’da özel hastanelerle patronlar arasında çok bilindik bir ilişki var; iş kazası geçiren apar topar belirli özel hastanelere kaldırılıyor. Yaşanan iş kazalarının üstü “parayla” örtülüyor.

Deri fabrikasında, tüm itirazına rağmen bozuk makinede çalıştırılırken iş kazası geçiren bir kadın alıyor sözü: “Daha önce de o makine başka bir arkadaşımın elini kapmıştı. Mal yetişecek diye çalıştırdılar. Sigortam yoktu, beni özel hastaneye götürdüler. 3 ay maaşımı verdiler ama yine sigortamı yapmadılar. Avukata gittim 3 tane şahit lazım dedi, işten çıkarırlar korkusuna kimse şahitlik yapamaz ki! Eşim de o fabrikada çalışıyor, çekindim. Çalışırken tedaviye gidebilmek için izin alıyorum diye fırça attılar.”  
 
Tül sarma fabrikasında çalışırken kolunu, altına kadar makineye kaptırdığını anlatıyor bir diğer kadın. 300 derecelik ısıda elini kaybedeni, makine arızaları nedeniyle haftada 5 kere eline iğne batan, parmağı kopan arkadaşlarını anlatıyor.

İşçi sağlığı da hiçe sayılıyor fabrikalarda. Yıllardır deri sektöründe çalışan bir kadın yaşadıklarını dile getiriyor: “Sigortasızım. Günlük çalışıyoruz, parça başı iş yapıyoruz. Aylık en fazla 900 lira para geçiyor elimize. Fabrikada deri imalatında kimyasal kullanılıyor. Kimyasallar o kadar ağır ki ellerimiz yanıyor, nefesimiz kesiliyor. Bize maske, eldiven hiçbir şey vermiyorlar.”

İşçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimleri de göstermelik olmaktan öteye gitmiyor. Zaten patronlar üretimden taviz vermiyor. İşçileri, mesailerinin bitiminde ya da öncesinde birer saat tutarak veriyorlar eğitimleri. Anlatılanların gereği yapılmıyor, çoğu iş güvenliği malzemesi verilmiyor. Bir kadın işçi anlatıyor: “Uzman buraya kaygan zemin işareti koyun, biri düşerse sorumlusu siz olursunuz dedi. Öyle bir malzeme verilmemiş ki. Ne yapayım, evden mi getireyim?” Ama her kazadan işçiler sorumlu tutuluyor. Çalışma bakanlığı müfettişlerine ise hiç güven kalmamış. Hemen tüm işçiler onların patronlarla iş birliği halinde olduğunu düşünüyor.

Bir fabrika yemekhanesinde taşeron çalışan Sevcan anlatıyor: “Müfettiş bu biçimde yemek üretemezsiniz, bu tüpleri kaldırın diyor. Fabrika müdürü bana, ‘patronuna söyle bunları kaldırsın’ diyor, patronum bana ‘ben yapamam, git fabrikanın patronuna söyle’ diyor. Orada tüp patlarsa olan bize olur, fabrikaya hiçbir şey olmaz. Ne fabrikanın patronu ne de taşeron patronu bunu düşünmüyor”.

DİRENÇ DE GELİŞİYOR
Bir yandan da iş kazalarına ve yaşanan kötü muameleye karşı direnç gelişmeye başlamış. Bir tekstil fabrikasında elini kesen kadına ustası makineleri temizledikleri kirli bezi uzatıp “al şununla bağla elini” deyince rapor alıp şikayette bulunmuş. Fabrikaya cezası verilmiş, yönetim de cezayı ustabaşına ödetmiş. Ondan sonra da bir işçinin eline iğne batsa hemen hastaneye götürmeye başlamışlar. Kimi fabrikalarda imza toplanmaya başlanmış. Hatta iş yavaşlatma gibi eylemlerin yapıldığı yerler de var.

İSİG KADIN MECLİSİ İŞÇİ KADINLARLA BULUŞTU
İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kadın Meclisi olarak Çorlu’da işçi kadınlarla bir buluşma gerçekleştirdik. Buluşmaya tekstil, deri, ambalaj, metal, geri dönüşüm ve ev işçisi 30 kadar kadın katıldı. Sohbete başlarken İSİG Kadın Meclisi adına Serpil Kemalbay meclisin ne yapmak istediğini, neden bu buluşmayı gerçekleştirmek istediğimizi, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından Türkiye’deki durumu anlattı. Ardından başladık sohbete, ama yöntemimiz biraz farklıydı.

Sorularımız da cevaplarımız da “içeriden” olsun istiyorduk. Bu nedenle işçi arkadaşlarımızdan birinden muhabir olmasını rica ettik. Soru sormayı seven, daha buluşmanın başında diğer kadınlarla hızlıca ilişki kuran İşçi Leyla, muhabirlik için yaratılmıştı sanki! Arada soru sorabileceğini söylediğimiz bütün işçi kadınlar kendi zorluklarının cevabını arıyorlardı. O yüzden her sorunun başında şu cümle vardı “Ben çok zorluğunu çektim de sen şunu şunu nasıl hallediyorsun, nasıl yaşıyorsun?”

TAŞERON VE YEVMİYELİ ÇALIŞMA, DERDİ BÜYÜTÜYOR
Taşeron ve yevmiyeli çalışma kadınlar arasında oldukça yaygın. İki çalışma türü de kadınların dertlerine dert ekliyor: “Fabrikada kadrolu çalışanların da sosyal hakları iyi değil, biliyoruz, ama taşeronda sosyal hakkın ismi bile geçmiyor.” Cross’ta çalışan bir kadın işçi giriyor araya: “Sizin yıllık izniniz de yok değil mi? Bizim fabrikada çalışan taşeron işçilerle yıllık sözleşme yapılıyor, sözleşmesi dolunca gönderiliyorlar, hiç izin yapmadan.”

ÇARESİZCE KATLANILAN DERT: TACİZ
Açık seçik bir soru olarak sorulana kadar laf aralarında belli belirsiz geçen bir konu var: İş-yerinde yaşanan taciz ve şiddet. Tacizin ve şiddetin çok yaygın ve çok “sıradan” olduğunu söylüyorlar öncelikle: “Ama fabrika ortamında bu sıkıntılar pek paylaşılmıyor ama kulaktan kulağa yayılıyor. Görüyorsun görmezlikten geliyorsun. Hem arkadaşını utandırmamak için hem de yapacak bir şey olmadığından…” Şikayet etmek, haklı olsan da işten atılmak anlamına geliyor. Taciz dolayısıyla işten atılan genç bir deri işçisi kadın anlatıyor: “Ustam fabrikada bazı davranışlarıyla beni rahatsız etti. Ben de bir arkadaşıma anlattım, içimi dökmek için. Arkadaşım da gidip ustaya ona anlattığımı söylemiş. Beni işten çıkardılar.” Annesi de aynı fabrikada çalışıyormuş.

Başka bir kadın söz alıyor hemen: “Mesele biraz da aileler. Taciz nedeniyle işten atılsan ailene ne diyeceksin, başka yerde nasıl işe başlayacaksın. Çaresizce susuyorsun, ya da bir bahane bulup kendin ayrılıyorsun işten.”

SENDİKA, İŞÇİDİR
Kadın işçilerin çoğu sendikalı. Ama en çok sendikacılara öfkeliler. Kimi Türk-İş’e bağlı, kimi Hak-İş’e bağlı sendikalara üye. Ama “Patronla el ele veren sendikacılar” lafı hepsinin dilinde. Bir tekstil fabrikasında çalışan genç bir kadın, sendikanın patrondan daha çok sorun yarattığı örnekleri anlattıktan sonra şöyle diyor “sendika benim orada, ben olmaz dersem olmaz. Sendika, işçidir”.

BİRBİRİNE EMANET EDİLEN ÇOCUKLAR
Bir kadının hamile kalması, fabrikadaki hayatını hiç değiştirmiyor. Yöneticiler onları en ağır işlere koşmaktan geri durmuyor. Bir fabrikada hamile kadınlara yasal hakları kullandırılmışsa işte bu şaşkınlıkla karşılanıyor. Çocuk doğduktan sonra da kreş sorunu başlıyor. Çok büyük bir dert bu kadınlar için. Bu nedenle kreş olanağı sağlayan fabrika “her şeyine katlanılır fabrika” olarak ifade ediliyor. Ama kreş hakkını kazanmak da o kadar kolay değil. En az bir yıllık işçi olmak gerekir. Kadınlar kreş çıkana kadar çocuklarını akrabalarına ya da daha büyük çocuklarına teslim ediyor. Çaresiz kalanlar özel kreşe yatırıyor aldığı ücreti. Sorun çözülemez hale geldiğinde kadınların dayanışması giriyor devreye. Kreş sırası gelmeyen mesai arkadaşları bebeğini kreşe bırakılabilsin diye, kendi çocuğunu kreşten alıyorlar  ya da amirlerinden ricacı oluyorlar.