Sarı Yelekliler, Güneşli Cumartesiler* - Nilgün Güngör

Fransa’da 4 ay önce, 17 Kasım 2018’de başlayan Sarı Yelekliler hareketinin siyasal-toplumsal etkisi içe ve dışa doğru işlemeye devam ediyor. Otoyol kavşaklarında nöbet ve blokajlarla başlayıp kısa sürede kitlesel gösterilere ulaşan ve başta Paris olmak üzere pek çok kent merkezinde Cumartesileri hayatın akışını belirleyen hareket, tekelci burjuvaziye onyıllardır tatmadığı bir sıkışmayı yaşatıyor. Kitle direnci ve militanlığı ile polis şiddeti birbirini besleyerek artarken, her gün burjuva demokrasisinin ve toplumsal mücadelenin bugünkü çizgilerini simgeleyen yeni yeni görüntüler ortaya çıkıyor. Hareket son haftalarda daralmasına karşın kazandığı toplumsal meşruiyetle, özgücü ve direnciyle sürüyor.

Aşılan eşik

Sarı Yeleklilerin sınıfsal kompozisyonu ve siyasal hedeflerine ilişkin ilk analiz ve tutum tartışmaları, hem güncel/geleceğe dönük, hem de tarihsel bir arka plana sahipti. Sarı Yeleklilerin kimlerden oluştuğu, benzin zamlarıyla parladıklarına ve aralarında küçük işletme sahipleri de olduğuna göre orta sınıf mensubu sayılıp sayılmayacağı soruları ortaya atıldı. Öte yandan taşraya özgü Katolik muhafazakar-gelenekçi, toplumsal eyleme uzak bir kültürden geldikleri, siyasal yelpazenin de sağ, bazıları aşırı sağında** yer aldıkları, Marine Le Pen’in Ulusal Buluşma’sı başta olmak üzere sağ partilerden açıkça destek gördüklerine göre aşağıdan bir nasyonal sosyalist tehlike teşkil edip etmedikleri de tartışıldı. İşçi sınıfı, sendikalar, sol parti ve örgütler, çevreciler, siyah ve göçmen emekçiler, emekçi semtlerinde yaşayanlar... bu hareketi sahiplenmeli, içinde yer almalı mıydı?

Hareketin sınıfsal ve siyasal karakterine ilişkin -özellikle ikincisi- yersiz olmayan (ama hareketle buluşmayı da geciktiren) çekinceli soru ve tartışmalar bu biçimiyle birkaç hafta sonrasında geride kaldı. Sarı Yeleklileri tarif eden; çalışma ve yaşam koşulları gitgide gerileyen, hastane, postane, banka... gibi hizmetlerin yerleşim yerlerinden uzaklaşması, işyerlerinin kapanması ya da taşınmasıyla gitgide içe kapanan, düzenli-sendikalı olanlar da dahil işçiler, kadın emekçiler, emekliler, tekellerin kriz politikalarından etkilenen küçük işyeri sahipleri gibi, kır ve kentteki artan yoksullaşma ve yoksunlaşma. Bu somut gerçekten dolayı, solda, sendika ve partiler içinde en mesafeli duranlar bile Sarı Yelekli eylemlerini artık daha fazla benimsiyor, içinde daha fazla yer alıyor. Aynı başlık altındaki versiyonları (“kırmızı yelekli” sendikalı/grevci işçiler, “kırmızı tükenmezli” öğretmenler, “beyaz yelekli” doktorlar, “Sarı Yelekli kadınlar”, hastane kapatmalara karşı kampanya yürütenler, kendi çocuklarını büyüttükten sonra evlerinde çocuk bakan “pembe yelekliler”...) kendi simgeleri ile ortaya çıkıyor. Söze “hareketin içinde neden yer alınmaması gerektiği” ile başlama refleksinin yerini içinden geçerek ilerletme çabası aldı. Bu çabanın nasıl içeriklendirildiği ve bütünde ne kadar etkili olduğu/olabileceği başlı başına önemli. Ancak Paris başta olmak üzere kentlerdeki sol güçlerin, yerelden sendikaların, öncü işçilerin katılımı arttıkça özellikle siyasal anlamdaki ilk tereddütlerin eylem yoluyla giderilebileceği, hareketin sınıfsal taleplerine daha uygun bir siyasal banda geçebileceği de görüldü. Bu katılım, Sarı Yeleklilerin göçmen ve yabancı düşmanı, ırkçı, anti-semitist, homofobik, çevre/küresel ısınma konularına duyarsız... olarak tanıtılması karşısında anlamlı bir karşı ağırlık oluşturuyor. Hareketin akaryakıt vergisine yapılan zamdan başlaması nedeniyle alevlenen çevre-iklim krizi tartışması da “Ayın sonu ile dünyanın sonu aynı mücadele” sloganıyla kısmen aşıldı.***

Gelinen aşamada taleplere karşı çıkmasa bile açık ya da örtük biçimde kendisini harekete asla dahil olmama üzerinden tanımlayan sendikalar, siyasi çevreler elbette ki var. Çizginin tam karşı tarafında ise, Macron yönetimi hükümet ortağı Ekolojistler üzerinden çevre-iklim krizinin kapitalist içeriğini örtmeye, (ortaokul-lise) gençliği(ni) de bu gelecekçi tema aracılığıyla kapsama alanına almaya çalışıyor. En koyu destekçileri arasında 1968 hareketinin bazı rantiyeleri de var ki, seri başında Sarı Yeleklilerin tepkilerini “temelden yanlış” ilan eden Macron’un akıl hocası Daniel-Cohn Bendit bulunuyor.

Talepler deftere değil sokağa yazılıyor

Hani sokaklar yürüyerek aşınmazdı? Sarı Yeleklilerin asli taleplerinin derinlemesine toplumsallaşması önlenemiyor. Tüm işçi ve emekçilerin sempatisini mıknatıs gibi çeken talepler, burjuvazinin vandalizm demagojisini yaptığı en sert eylemler sırasında bile halkın % 70’inden fazla destek buldu. (Sarı Yeleklilerin ilk aşamada oluşturulan 42 talebi içerisinde milliyetçi tondakiler de olsa da burjuvazi ile güç mücadelesi asıl olarak sınıfsal-toplumsal talepler üzerinden yaşanıyor.) Aslında Macron’un “Büyük Ulusal Müzakere” adı altında kırlardan kentlere doğru yaptığı, çerçevesi önden belirlenmiş belediye başkanı toplantılarında da Sarı Yeleklilerinkine benzer talepler dile getirildi, belediyelere koyulan “şikayet defterleri” bu taleplerle doldu.

“Sarı yelekliler sayesinde herkes hükümetin adaletsizliklerinin daha fazla farkına varıyor: Sermayeden alınan artan oranlı vergi kaldırılırken konut yardımına 2017’de ayda 5 Euro’dan daha düşük zam yapılması; servet vergisinin kaldırılması; emeklilerin alım gücünün düşmesi. En ağırı ise rekabet ve istihdam için vergi indirimi yapılırken patronların ödediği sosyal güvenlik priminin de azaltılmasıydı. Demek oluyor ki, bu yıl Hazine Avrupa’nın en zengin insanı ve Carrefour, LVMH (Louis Vitton), Le Parisien ve Les Echos’un (yüksek tirajlı gazeteler) sahibi Bernard Arnault’ya çifte bonus ödeyecek. 2019’da bunun maliyeti 40 milyar Euro olacak, yani Gayrısafi Milli Hasıla’nın yüzde 1,8’i ve konut yardımı kesintilerinden yapılan tasarrufun 100 katından fazlası.” (https://mondediplo.com/2019/01/01gilets-jaunes-rise)

Servet vergisinin kaldırılıp emekçilerin zaten dolaylı vergiler üzerinden taşıdığı vergi yükünün tümden onlara yıkılması, Macron yönetimi ile gerçekleşti. Dolaylı vergiler Marx’ın deyişiyle “herkesin çıkarlarını ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarına kurban eder”. Ama talepler servet vergisinin yeniden koyulması ve “vergi adaleti” ile de sınırlı değil. Patronların karşısında en sıkı durduğu diğer bir talep, asgari ücretin net 1500 Euro’ya yükseltilmesi. Fransa’da asgari ücret haftada 35 saat (kağıt üzerinde), ayda 151,67 saat çalışma için brüt 1521,22 Euro (net 1171,34 Euro). İşçi hareketi, gıda, konut, ulaşım, iletişim, sağlık ve eğitim gibi temel giderlerin gitgide zamlandığı koşullarda ücret zamlarından çok işi koruma konumuna geriledi. Sarı Yelekli eylemlerinin başlarında hükümetin açıkladığı, ayda 100 Euro zamma tekabül eden ikramiye, yaşamsal ihtiyaçları karşılamanın çok uzağında. Sarı Yelekli eylemleri sırasında dağıtılan bir fanzinde Geodis adlı nakliye-lojistik firmasındaki blokaj eylemi ve grev anlatılıyor. Uygulamaları tipik bir örnek oluşturan Geodis’te fazla mesailer için ödeme yapılmıyor, karşılığında sadece izin veriliyor: “Yani sizin bir kazancınız olmadığı gibi, o yıl sizin ne kadar süre köpek gibi çalışacağınıza ve ne zaman dinlenebileceğinize şirket karar veriyor. Antrepoda bazı işçilerin ücretleri 5 yıldır artmamış, 30 yıl boyunca zam almayanlar bile var.” (Geodis, Türkiye’de de faaliyet gösteriyor.) Yaşlıları, insan ömrünün uzamasını kendisi için bela gibi gören kapitalizmin emeklilik sistemi de Sarı Yelek eylemlerinin konularından biri. Kırda ve kentte yoksulluğu derinden yaşayan emekli işçiler kavşakları, sokakları dolduruyor. Eylemin toplumsallığını ve moral gücünü artırıyor. Tıpkı önemli bir bölümü boşanmış, çocuklarına tek başına bakan kadın emekçiler gibi. “Ben Daniel Blake” filminin (Ken Loach) karakterleri Daniel ve Katie’nin çaresizliği yerine mücadeleyi geçiriyorlar.

Sarı Yelekliler hareketinin eylem seyri, daha başından, taleplerin yakıcılığını ve kapitalist kriz/yeniden yapılanma politikaları ve bunun siyasetteki karşılığı artan gericilik karşısında nasıl durmak gerektiğini gösterdi.4 Bu 3 aylık süreye 8.400 gözaltı, 1.800 kişiye hapis cezası verilmesi, toplantı ve gösteri özgürlüğünün kısıtlanması ve cezaların ağırlaştırılması, sebebiyet verilen 11 ölüm, 100’ü ağır ve görme kaybı olmak üzere 1.850 yaralanma sığdı. Fransız polisi 13.400 adet plastik mermi kullandı. Aralık ayındaki liseli eylemleri sırasında Paris banliyölerindeki bir lisede polis 150 öğrenciyi teslim alıp elleri başlarının üzerinde “etkisiz hale getirdi”. İçişleri Bakanı, neredeyse her gün televizyonlara çıkıp tehditler savurdu, polis şiddetini savunuyor. Bileşiminde 25 gram TNT, 10 gram göz yaşartıcı gaz bulunan GLI-F4 mermisinin Avrupa'da kullanıldığı tek ülke olan ve ikiyüzlü BM’den “orantısız güç” eleştirisi alan Fransa, kendisini belki de uzun sıcak yaza hazırlıyor.

Gösterilerde anılan tek iktidar sembolü olarak Macron hiç de sadece halkla ilişkiler’de iğreti ve gönülsüz bir politikacı, bir “proje başkan” değil. Tekelci kapitalizme 5 yıllık döneminde emekçilerin sırtından 60 milyar Euro’luk tasarruf ve çevreye, inovasyon ve start-up’a (genç yenilikçi şirket) öncelik verilen, AB’yi sürdürme ve bunun liderliği vizyonlu bir kriz/yeniden yapılanma politikası sözü vermişti. Bunun gerektirdiği sertlik ve temel konularda ödünsüzlük polisin gösterilerdeki tavrına damgasını vuruyor.

Tam da bundandır ki, Sarı Yeleklilerin talepleri sadece bildirilere yazılsa, dövizlere işlense, toplantılarda söylense, tek tek grevlere konu olsa, şimdi bıraktığı etkiyi yapmaz, geniş işçi emekçi kitlelerinde bu özdeşlik duygusunu yakalayamazdı. Her gösteride caddelerde yankılanarak kırılan banka ve mağaza vitrinleri, otobüs durağı camları, ateşe verilen lüks arabalar, kurulan irili ufaklı barikatlar, emekçileri hiçe sayanlara gönderilmiş bir selam oluyor. Dünyanın dört bir yanından gelen alışveriş tutkunu burjuvaların gözdesi markalar, çarpıcı enstalasyonlarıyla mağaza vitrinleri, Cumartesi günleri suntalarla kaplanıp yas tutuyor. Cumartesi günleri satış yok, hizmet yok, artıdeğerin gerçekleşmesinin son halkasına kitleler eylem içinde engel oluyor. Banliyölerden, başka illerden gelen biz işçi ve emekçiler, bu yürüyüşlerde kentin asla görmediğimiz yerlerini görüyoruz. Süslü pencerelerde burjuvalar ellerinde iphone’larıyla bu anları ölümsüzleştiriyor, bazıları şuursuzca el sallıyor!

Sarı Yelekliler Avrupa’nın farklı yerlerinden gelecek olanlarla birlikte 16 Mart’a hazırlanıyor...

DİPNOTLAR

* İşe soğuk karanlıkta gidilen bu ülkede Cumartesilerin güneşli olması aslında çok nadir. Zaten Sarı Yelekli eylemlerinin sadece birkaçı güneşli havada geçti. Güneşli Cumartesiler’den kasıt, onun yaşamlarımızda açtığı özgürlük penceresi. O gün heyecanla uyanıyorsak, bu bazan şehre inemeyecek kadar yoksunlaşan yaşamlarımızı savunmaktandır: Dibe doğru yarışa, rekabet içinde yokoluşa karşı “Kurtuluş yok tek başına!” demek içindir.

** “Aşırı sağ” -denilen faşistler- kendi içinde parçalılık gösteriyor. Ulusal Buluşma partisi gibi ağırlıklı olarak merkez sağ rolüne geçip göçmen karşıtı, milliyetçi korumacı ekonomik politikaları savunanlar; mitinglerde sol güçlere (göçmenlere, son dönemde Yahudilerin imgelerine, vb) fiziki olarak saldıranlar; Donbass çatışmalarında edindikleri askeri tecrübeyle Sarı Yeleklilerin “eylem güvenliğinde” görev alanlar...

*** Tahminlere göre fosil yakıtlarla çalışan dizel otomobillerin payı 2020’ye kadar yüzde 30 azalacak. Öte yandan elektrikli ve hibrid araçların sayısının 10 kat artarak 20 milyon adede ulaşması bekleniyor. Üretimi giderek durdurulan dizel otomobiller 2040’lardan itibaren yasaklanma sürecinde. (Gazeteler) Kapitalizm insanlığa yaşattığı çevre-iklim sorununa kapitalist çözümü yine emekçilere ödeterek aynı zamanda bir sermaye birikim imkanı yaratıyor, bununla ideolojik hegemonyasını da güçlendiriyor.

4 Dünya işçileri birbirlerinin dönemsel mücadele tecrübesinden, kazanım ve başarısızlıklarından öğreniyorlar. Bu etkileşimler, kendi tarihsel birikimleri ve güncel özdeneyimlerle gelişiyor. 1968’in 50. yıldönümü, Fransa’nın “markası” olarak sivil toplumcu burjuva kültürel etkinliklere, sergilere, belgesel gösterimlerine konu edilmişti. 1968’in bir yönü de, proletaryanın kapitalist sisteme içerili ilan edilmesiydi. İşçi sınıfının toplumsal devrim ve dönüşümün motoru olmaktan çıktığı gibi tasfiyeci bir görüş savunulmuştu! 2011’den bu yana emeklilik yaşının yükseltilmesine ve yeni İş Yasasına karşı defalarca genel grev ilan edilen, buna karşın sonuç alınamayan, kentler hariç neredeyse sessizliğin hüküm sürdüğü ülkede Sarı Yelekliler hareketi geriye gidişe güçlü bir fren olmakla kalmadı. İşçi-emekçi kitlelerin tarihin ileri taşıyıcısı olduğunu burjuva ideologlara yeniden hatırlattı.