Göç mutabakatında hesap ne? - Ercüment Akdeniz

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da küresel göçün ele alındığı 6. Bakanlar Toplantısı yapıldı. “Budapeşte Süreci” adıyla gerçekleşen bu toplantılar dizisinde, daha önce “Küresel Göç Mutabakatı” ve “Küresel Mülteciler Mutabakatı” imza altına alınmıştı. 46 ülke ve 16 uluslararası kuruluşun katıldığı son toplantıda ise “İstanbul Taahhütnamesi” imzalandı.

Irkçı açıklamalarıyla bilinen Macaristan hükümeti son toplantıda yine esip gürledi. Dışişleri Bakanı Szijjarto, göçmen antlaşmalarına karşı olduklarını açıkladı. Fakat bu çıkış “düzensiz göçe karşı uluslararası iş birliği” protokolüne engel olamadı. Faşist Orban hükümeti ve onun izinden giden mülteci düşmanı partiler ayrı bir yazının konusu. Biz daha çok, ölümü gösterip mültecileri sıtmaya razı etmeye çalışan “uluslararası iş birliği anlaşmaları” üzerinde duracağız.

***

Budapeşte Süreci’ni en özlü ifade eden sözler, kanımca AB Komisyonunun Göç, İçişleri ve Vatandaşlıktan Sorumlu Komiseri Avramopoulos’a ait. Şöyle diyor Bay Komiser: “Göç meselesi küresel bir sorun haline geldi ve bu sorunla ancak iş birliği yaparak başa çıkabiliriz. Mülteci kriziyle ilgili birlikte ulaşmış olduğumuz önemli sonuçların üzerine yenilerini inşa edebiliriz...”

Hatırlarsak, bu iş birliğinin yakın dönemde yapılan en kritik anlaşması 2016’da imzalanan “AB-Türkiye Deklerasyonu”ydu. Böylece Ege denizinde mültecilerin önüne savaş gemilerinden oluşan devasa bir “duvar” çıkarıldı. Peşi sıra, Avrupa’ya habersiz geçiş yapan mültecilerin iadesini sağlayan “Geri Kabul Anlaşması” imzalandı.

Bu yeni anlaşmalar, 1951 Birleşmiş Milletler (BM) Konvansiyonunun açık ihlaliydi. Çünkü savaş ve çatışma bölgelerinden kaçan insanların hem uluslararası mülteci başvuru hakkı ellerinden alınmış, hem de istedikleri ülkeye sığınabilme hakkı yok edilmişti. Uluslararası hukuk (BM’nin koruyucu şemsiyesi altında üstelik) ayaklar altına alınmıştı. Akdeniz ve Ege’de yaşanan göç akınları ve ölümler de yeni stratejinin dayanağı yapılmıştı. Türkiye’ye biçilen rol ise göçmen akınlarına baraj olmak, mülteciler için yarı açık cezaevi haline gelmekti. Avramopoulos’un İstanbul’da, üstüne basa basa “Türkiye’nin cömert ev sahipliğine” atıf yapması boşuna değil.

***

Peki, son toplantıda imza altına alınan İstanbul Taahhütnamesi’nde neler var?

- Düzensiz göçü önleme ve düzensiz göçle mücadele var,

- Düzensiz göçmenlerin geri dönüş ve geri kabul edilmelerini kolaylaştırma var,

- Yasal göçe yönelik koşulları daha iyi düzenlemek var,

- Göçmenlerin entegrasyonunu desteklemek var,

- Ve nihayet göçün kalkınma üzerindeki olumlu etkilerini güçlendirmek var.

Kulağa hoş gelen bu cümleler, cila biraz kazındığında aslında bize şunu söylüyor: Kapitalist/emperyalist devletlerin iş birliği, bundan böyle göçün önüne bariyerler çekmekle yetinmeyecek. Bunun yanına mültecileri geri gönderme stratejileri eklenecek! “Yasal göç” söylemi, mültecilere karşı uygulanacak her türlü hukuk dışı yaptırımın argümanı olacak. “Güvenli, sistemli ve düzenli göç” diye ifade edilen kavramlar ise mültecilerin önüne zorlu labirentler ve daha fazla filtre getirecek. Göç ve iltica hakkı büyük oranda “yasa dışı” ilan edilecek.

Budapeşte Süreci 2019’un bir diğer özelliği de onun küresel kapitalizmin belirlediği “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi”ne bağlılık yemini etmiş olması. Taahhütnamede geçen ve “Göçün kalkınma üzerindeki olumlu etkileri” diye ifade edilen şey de uluslararası koruma hakkından mahrum edilmiş mültecilerin, “kalkınma” adına her türlü sömürüye açık hale gelmeleri zaten. Budapeşte Süreci’nin bir hedefinin de “göçmen işçi dövizlerini” denetim altına almak olduğunu hatırlatalım. Böylece göçmenlerin dövizlerine “değerlendirme koridorları” açılacak ve işçilerin paraları banka sistemine çekilecek! Göçü fırsata çevirmekten anladıkları şey işte böyle bir şey.

İstanbul Taahhütnamesi’ni haberleştiren “yüksek tirajlı gazetelerin”, bütün bu gerçekleri yok sayarak, “Mülteci haklarına İstanbul koruması” başlığını seçmeleri ise pek komik kaçtı doğrusu.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, katılımcı ülkelerin bakanları ve temsilcilerine hitaben yaptığı konuşmada, “Çözüm yolu olarak mülteci botlarını batırmak, ahlaki sıkıntıları bir yana, sorunu çözümsüzlüğe mahkum etmektir” dedi. Ne var ki, Budapeşte Süreci ve devamında alınan kararlar da ölümlere çözüm getirmedi. Bilakis güvenlikçi politikalar, mültecileri daha ölümcül rotalara, daha pahalı şebekelere yönlendirdi.

Erdoğan toplantıda, AB’nin taahhüt ettiği fakat tamamını ödemediği 6 milyar avroluk yardım sözünü hatırlattı. Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için ise sınır ötesi operasyonlara destek istedi ve Türkiye’nin kontrolünde olacak “güvenli bölgeler” formülünü önerdi.

Hemen belirtmek gerekir ki; 4 milyonluk mülteci nüfus geri dönmeye hazır veya istekli değil. Çünkü Suriye’de güvenlik, istikrar ve sosyoekonomik kaygılar mülteciler için hâlâ üst seviyede. Dolayısıyla gerek Türkiye’den gerekse uluslararası alandan yapılan geri gönderme açıklamaları mülteciler üzerinde müthiş bir baskı yaratmış durumda. Bu Türkiye’den Avrupa’ya yeni göçleri de tetikleyebilir. Oysa “geri gönderme”nin vicdani ve hukuksal tahribatı kadar, devletler arası pazarlık konusu yapılması da kabul edilemez.

İşin bir de siyasi boyutu var. Suriye’nin yeniden şekillenmesi ve yıkılmış kentlerin yeniden inşasında “uluslararası iş birliği”ne kadar iç birliğini koruyabilir, bu da ayrı bir sorun. Dolayısıyla Suriyeli mültecilerin geri gönderilmesinin bakiyesi, her koşulda göçü Türkiye’de frenlemenin bakiyesinden fazla olacak. Bu da mülteci pazarlığında yırtılıp yeniden yazılacak bolca mutabakat demek.

Özetin özeti: Emperyalist işgal ve talan son bulmadıkça halklar rahat etmez, göçler sona ermez. Sınırlar açılmadıkça, duvarlar kalkmadıkça, mültecilere statü hakkı tanınmadıkça ve “geri kabul” anlaşmaları yırtılıp atılmadıkça; yapılacak hiçbir mutabakat dünya mültecileri için samimiyet taşımaz.

Evrensel