Fransa: 15 Eylül Genel Grevi - Nilgün Güngör

Fransa'da neoliberal İş Yasası'na karşı yapılan 15 Eylül gösterilerinin seyri, birçok yönüyle mücadelenin yeni etabının da işareti oldu. 

Fransa çapında 169 gösteri 

Paris, Lyon, Marsilya, Nice, Toulouse, Rennes, Grenoble, Montpelier ve Nantes başta olmak üzere 169 yerde yapılan gösterilere sendikalara göre 170.000 kişi katıldı. Paris'te eyleme katılım yine sendikalara göre 40.000'di. Grev devlet kurumlarında, postanelerde, kısmen kent içi ulaşımda (banliyö) ve hava trafiğinde kendisini hissettirdi. Uçuşların yüzde 15'i iptal edildi. Şehirler arası trenler ise çalıştı. 

Paris'teki yürüyüş Bastille ve Republique meydanları arasındaki 2,5 kilometrelik güzergahta yapıldı. Eylem saati olan 14.00'ten önce dolmaya başlayan alanda kitle ile polis arasında baştan itibaren aralıklarla gerilim yaşandı. Kortej önünde bu kez gençler daha fazla yer aldı. Eyleme imza koyan sendikaların ise kitle katılımında toplam bir azalma söz konusuydu. Sendikalar kortejin sağ ve sol kıyısında ip kullanarak bir sınır çektiler -bir noktada CGT kortejinin önüne de ip gerildi, buna rağmen ipi aşan işçiler de az değildi. Canlılıkla atılan sloganlar ise hemen hiç durmadı. Gençliğin ve anarşist grupların hareketliliği de. Yer yer otobüs duraklarının camları indirildi, polis buna karşı gaz kullandı. Republique'e kitlesel olarak varıldığında ise alan molotof sesleriyle yankılandı ve daha sonra medyada da görüntülendiği gibi bir polisin giysileri tutuştu. Bunun ardından devlet güçleri tüm gövdesiyle meydana yöneldi ve saldırıya geçti. Polis alanın birçok noktasına rastgele gaz attı. Saldırıda yaralananlara eylemci sağlık ekipleri müdahale etti. Devletin açıklamasına göre 15 polis ve jandarma yaralandı ve yakalanan 62 göstericiden 32'si gözaltına alındı. 

Göstericilerden 46 yaşındaki tıbbi sekreter Laurent Theron, atılan gaz mermisiyle gözünü kaybetti. Theron, sendikası SUD'e Nisan ayında üye olduğunu ve İş Yasası'na karşı gösterilere ikinci kez katıldığını söylüyor: “Kortej meydana vardığında saldırıya uğradık. Ellerim cebimdeydi. Birkaç patlama sesi duyduk ve çevik kuvvetin (CRS) vaziyet aldığını gördük. Ama bize biraz uzaktılar. Gençler de mevzilendiler. Polisin attığı gazları tekmeyle geri yolladılar. Çevik kuvvet bize doğru gelmeye başlayınca uzaklaşsam iyi olur diye düşündüm. Sonra bir bum sesi duydum ve gözümün patladığını hissettim.” 

Yeni etap

15 Eylül'e, eylemlere iki aylığına ara verildikten sonra gelindi. Bu iki aylık sürede tabii ki tekelci burjuvazi boş durmadı ve 9 Ağustos'ta yasa Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. İşçi sınıfı ile başta tekeller olmak üzere her boydaki patronlar arasında zaten işleyeduran güç ilişkileri, hukuki zeminde de pekişti. Patronlar yasanın genişlettiği olanaklara pratikte kat çıkmaya koyulurken, işçilerin önünde ise bu belirlenmişliğe karşı daha etkin bir yol haritası çıkarma görevi duruyordu. 

İşçi sınıfına zaten büyük oranda kapalı olan burjuva medyada dönüp dolaşan, başkanlık seçimleri ve partilerin kendi içindeki adaylık yarışları. Seçimlerin birinci turunun yarattığı bu gündem bulanmasına rağmen, yasanın bir bütün olarak yaşamda yol açacağı sonuçların huzursuzluğu yerinde duruyor,  anketlere de yansıyor. Bu yüzden de politikacıların konuşmalarında, burjuva medyada işçilerin dezavantajının altı kalınca çizildi: 'Artık iş işten geçti; bu eylem sonucu değiştirmeyecek bir son hamleden başka bir şey değil'. 

Bu tip bozguncu propaganda işçilerdeki mücadele dinamiğini kırmak için elbette yetmez. Ne var ki yasaya hayır diyenler yüzde 71 oranında olsa da bu sendikal düzlemde dahi birleştirilmiş, bunu örgütleyecek şekilde toplumsallaştırılabilmiş değil. Sosyalist Parti yanlısı CFDT sendikası bu süreçte kendisini ve büyük oranda üyelerini dışta tutmayı başardı. (Toplumsallaştırma yoksunluğu salt sendikalar açısından değil örneğin Türkiyeli göçmen işçiler içinde de çok belirgin). Bir diğer kadim sorun, işçiler-sendikalar/öğrenciler yalıtımı ve bu yalıtımın mücadele biçimlerine de yansıması. Keza IŞİD katliamları ile birlikte terör tehdidi de içselleşiyor; kamusal alanda etkinliklerin mahallelere kadar  iptali vd.nin de gösterdiği gibi, tedirginlik günlük yaşamın görünmez bir etkeni haline geliyor. 15 Eylül'de de yürüyüşe çanta ve kısmen üst araması ile girildi.

Aslında bunlardan daha önemlisi, yasa çıktıktan sonrasına dair, birleşik mücadeleyi tanımlayacak bir yaklaşım ve pratik yol haritasının bulunmaması. Tüm yaşamı belirleyen ve kodlarını değiştiren İş Yasasına karşı ekonomik/sendikal mücadele kısıtlarının aşılamaması işçi sınıfını zayıflatıyor. Neoliberal kapitalizm için stratejik olan bu saldırının yürütülmesi politik olarak örgütlendi. Devlet yasayı burjuva demokrasisini de zorlayarak, anayasanın 49.3 maddesini (yasama sürecinin işleyişini kesip parlamento oylamasını atlayarak yasayı KHK yaparcasına çıkarmak) kullanmak zorunda kaldı. Böylelikle örneğin Sosyalist Parti ile işçiler arasındaki SP lehine işleyen mecburiyet ilişkisine de bir darbe vuruldu. 

Ancak işçi hareketi açısından bunlardan sonuç çıkarılan bir düzlemden hareket edildiğini söylemek zor. Öte yandan sendikaların tutum farklılıkları da belirginleşiyor. Force Ouvrière (FO) sendikası başkanı, 15 Eylül akşamı bunun kendileri için son sokak gösterisi olduğunu, mücadeleyi artık hukuki zeminde sürdüreceklerini açıkladı. CGT sokaklardan çekilmeyeceğini söylese de, “Bu yasa işyerlerine giremez”i öne çıkarıyor. 

Gelinen aşamada, kuşkusuz ki sınıflar arasındaki çatışma işyerlerinde belirginleşecek. İşçi sınıfı kırmızı çizgisinin çiğnenmesini engelleyememiş olarak her işyerinde bu kuşatmayı yarmaya çalışacak. Her işten çıkarma, sendikal özgürlüklerin her çiğnenişi, işçinin bireysel varlık olarak davranmaya, kazanımlarından geri adım atmaya zorlanması, iş saatlerinin her uzatılışı, izin ve tatil haklarının her kısıtlanışı... Ancak burada da sorun “işyeri mücadeleleri”nin hukuki ya da değil, kendi rutinlerine daralmaması. 

**

“Karanlıkta uyananlar” ülkesine sonbahar geldi bile. 15 Eylül eylemi bir yandan işçilerin “Biz taleplerimizden vazgeçmedik” mesajıydı. Diğer yandan ise bir yol haritasının görülmediği, taleplerin genel düzeyde tekrarlandığı bir hedefsizliği de içerisinde taşıyordu. Sonbahar ve kış boyunca mücadelelerin yoğunlaşacağı şimdiden görülüyor. 
 
Nilgün Güngör