Göçmen İşçiler: 'İnsan olmaktan çıkarılmış bedenler'

Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım'la ekonomik-siyasal-kültürel boyutlarıyla uluslararası göç politikalarını konuştuk.

Emperyalist kapitalizmin yarattığı ekonomik-toplumsal yıkımın en çarpıcı ifadelerinden biri de göç yollarına düşen ve artık sayıları milyonlarla ifade edilen insanlardır... Son bir kaç yıldır dünyanın bazı bölgelerini cehenneme çeviren rekabet ve hegemonya savaşları 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmemiş ölçekte bir göçü tetikledi. Dünyanın Ortadoğu'sundan Afrikasına kadar uzanan geniş bir alanından yola çıkan göçmenler kitleler halinde "umut" belledikleri, sonunda ölüm de olsa başka bir hayat kurabileceklerini düşündükleri ülkelere doğru hareket ediyorlar. Önemli bir kısmı sadece canını kurtarma refleksiyle başka bir ölüm yolculuğuna kulaç atmak zorunda kalıyorlar. 
 
Onlar ulus devletlerin ya da emperyalist birliklerin sınırlarına dayanıp, onları fiilen işlevsizleştirdikçe; en "demokrat" kesilenler ya da burjuva demokrasisine beşiklik yapanlar bile eşi benzeri görülmemiş bir zorbalık sergileyerek tüm maskelerinden sıyrılabiliyorlar. 

Gelinen noktada ciddi bir uluslararası krizi de tetikleyen kitlesel göçle ilgili yaşanan uluslararası
 hukusal-siyasal gelişmeleri, emperyalist kapitalist sistemin kendi güdük yasal düzenlemelerini bile nasıl rafa kaldırdığını, göç eden insanların karşı karşıya oldukları yönetim tekniklerini, kadının göç olgusu içindeki özel yerini, göçmen işçilerin yaşadıkları emek sömürüsünün şiddetini, genel olarak solun bu konudaki duyarsızlığını, alışılmış kalıplarını ve daha başka konuları İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası Bölümü, Devletler Hukuku Anabilim dalında görev yapan Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım'la konuştuk. 
 
Sürgünde Toplumsal Cinsiyet kitabının da yazarlarından olan Kıvılcım (Nurcan Özgür Baklacıoğlu ile birlikte), kendi alanında pekçok bilimsel makale ve çalışmaya da imza atmış bir isim. 
 
Türkiye'deki göçmenlerin sorunlarıyla da yakından ilgilenen Zeynep Kıvılcım, olup bitenleri ekonomik-siyasi-kültürel bütünlük oluşturan bir pencereden iredeleyen yaklaşımıyla sorularımızı yanıtladı. 
 
2 Bölüm halinde sunacağımız röportajın ilk bölümünü yayınlıyoruz: 
 
Alınteri: Hocam, Türkiye ile AB arasındaki göçmen pazarlığı, "al gülüm ver gülüm" havalarında giderken gelinen noktada gerilimli bir siyasal malzemeye dönüştü. "Celep pazarlığına" dönüşen göçmenlerin "kaderinin" ne olacağı kimsenin umurunda olmadı. Sahillere vuran cesetler, toplama kamplarına konulan binlerce insan, oradan oraya süründürelen kafileler... Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
 
Zeynep Kıvılcım: Hukuken göçmen ve mülteciler arasında bir fark var. Mülteci, kendi vatandaşı olduğu devletin korumasından yararlanamayan ya da yararlanmak istemeyen kişilere denir. Etnik-siyasi-dini-milli vs. aidiyetleri nedeniyle söz konusu devletten zulüm gördükleri için ülkelerinden ayrılmak durumunda kalmış kişilerdir bunlar. Göçmenler ise bunlardan farklı nedenlerle hareket halinde olan kişiler. Bir de sığınmacı dediğimiz bir kavram var. Bu, mülteci başvurusu kabul edilinceye kadar geçen süreyi ifade eden bir tanımdır. Şimdi burada Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında Mart 2016'da yapılmış olan anlaşma -ki bu anlaşmanın içeriğini biz tam olarak bilmiyoruz- aslında göçmen-mülteci ya da sığınmacılar arasında bir ayrım gözetmeksizin-en azından yapılan açıklamalarından bize yansıdığı kadarıyla-yapılan bir anlaşma. 
 
 
 
Mesela, Türkiye'den Yunan Adaları'na gitmeye çalışan ve denizde yakalanan ya da Yunan adalarına bu anlaşma tarihinden sonra düzensiz hareket ile yani gerekli hukuki koşulları tamamlamaksızın bu geçişi yapmaya çalışan kişilerin ya denizde ya da Yunan Adaları'na vardıktan sonra alınarak Türkiye 'ye zorla geri gönderilmesinden bahsediyoruz. Buna karşılık da  -bizim o zamanki başbakanın 'Kayseri pazarlığı' olarak adlandırdığı-, Yunanistan’dan her gelen bir kişiye karşılık Türkiye'den ama bu kez -onun söylediği kadarıyla- hukuki bir düzen izlenerek oraya gönderilmesi ve o ülkede kalma hakkına kavuşması diye anlatıldı kamuoyuna anlaşma. 
 
'Avrupa Ülkeleri de altında imzası bulunan sözleşmelerin hükümlerini ihlal ediyorlar'
 
Dediğim gibi hukuki metnin detaylarını bilememekle birlikte, anlatıldığı şekliyle dahi bu, hem Türkiye'nin kendi mevzuatına hem de Türkiye'nin taraf olduğu insan hakları konusundaki uluslararası sözleşmelerin hemen tamamına aykırı.  Bahsettiğimiz sözleşmelerin önemli bir kısmı AB üyesi ülkelerin tamamının da taraf olduğu sözleşmeler. Dolayısıyla bu ülkeler de altında imzası bulunan bu sözleşmelerin hükümlerini ihlal ediyorlar. 
 
Bu durumun ciddiyetini göstermek açısından birkaç örnek vermek gerekirse... Mülteci hukukunun en temel ilkesi geri gönderme yasağıdır. Buna göre bir kişi yaşam hakkının veyahut ta kötü muamele görmeme hakkının ihlal edileceği, ihlal edilme riski olan bir yere geri gönderilemez ve bunu yapan devlet kendisi yaşam hakkını ya da kötü muamele, işkence yasağını ihlal etmiş kabul edilir.   
 
Bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin birçok kararında da ifade edilmiş bir hukuki koruma. Yani sadece bir devletin kişinin yaşamını sözleşme kurallarına aykırı davranarak ihlal etmesi değil, bu hakkı ihlal edecek bir ülkeye zorla göndermesi, deport etmesi ya d iade etmesi de uluslararası hukuka aykırıdır. Bu konuda Türkiye aleyhine de birçok devlet aleyhine de kararlar vardır. 
 
 
 
Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda bir defa bu yaşam hakkı ihlalidir. Çünkü herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın deport ediliyor kişiler. Ayrıca kötü muamele yasağının ihlali de sözkonusu. 
 
Şu ana kadar yine parça parça bilebildiğimiz, kimsenin tam olarak bilmediği -yani benim yaptığım araştırmalarda, gerçekleştirdiğim mülakatlarda BM Mülteciler Yüksek Komiserliği yetkilileri bile oradan kimlerin geldiğinin tam bilgisine sahip değil- kaç yüz kişi geldi mesela... TV'lerde açıklanıyor ama bu insanlar kim, nerden seçilip, nerden getiriliyorlar? Türkiye’den hangi mülteciler, kim tarafından hangi kriterlere göre seçilip gelenlere karşılık Avrupa’ya gönderiliyor?
 
Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilen kişilerin önemli bir kısmının Suriyeli olmadığı İranlı, Afgan veya Iraklı olduğu söyleniyor. Resmi ağızlardan da gayrı resmi ağızlardan da, basına yansıdığı kadarıyla, onların söylediklerinden... Son dönemde çıkmış olan raporlarda bu kişilerin Türkiye'de birtakım geri gönderme merkezlerine zorla konuldukları ve ardından da tekrardan kendi ülkelerine deport edildikleri hakkında Uluslararası Af Örgütü'nün ve İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün raporları var. Yani Afganistan'a veya İran'a veya Irak'a... Bununla ilgili elimizde bu kurumların kendi raporları var ve orda yapılmış mülakatlar... Dolayısıyla bunları ciddiye almamız gereken tanıklıklar olarak görüyoruz. 
 
'Geri göndermeme yasağı ihlal ediliyor'
 
Ayrıca Türkiye ile yapılan anlaşmanın içeriğinde bunun bir garantisinin olmadığını da yine yapılan açıklamalardan görüyoruz. Dolayısıyla burada hukuken de söyleyecek olursam şöyle bir şey var: AB'nin üyesi olan devletler açısından mülteci hukukunun en temel çatı prensibi 'geri göndermeme' ilkesidir. 'Geri gönderme yasağı'dır ya da  'non refoulement' ilkesi deniyor. 'Geri gönderilme yasağı', kişilerin hem yaşam hakkının ihlal edileceği veya kötü muamele görecekleri bir yere doğrudan gönderilmeyi yasaklayacağı gibi onları oraya gönderecek bir 3. ülkeye göndermeyi de yasaklar. 
 
 
 
Dolayısıyla Türkiye'yle yapılan anlaşmanın bir ayağı -AB devletleri açısından söylüyorum-deport edilen bu kişilerin yaşam hakkı ya da kötü muamele yasağı hakkının ihlal edileceği o ülkelerine geri gönderilmelerini kapsıyor anlaşıldığı kadarıyla. Bunların bir kısmının böyle bir durumu olmayabilir, mesela ekonomik nedenlerle hareket halindeki kişiler de olabilirler. Ama bunları bilmiyoruz. Bu kişilerle herhangi bir ön görüşme ya da mülakat yapılmaksızın geri gönderilme merkezlerine yollanıyorlar, oradan da kendi ülkelerine... Bu, Af Örgütü ya da İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün raporlarında da bu görülüyor.   Burada hem Türkiye hem de AB devletleri, geri gönderme ve geri gönderilen kişi için de yaşam ve kötü muamele yasağını ihlal etmiş oluyorlar. 
 
'Çocuk hakları ihlal ediliyor'
 
 
 
Diğer mesele bu geri gönderilen kişilerin içerisinde çocukların olduğu da söyleniyor. Geri gönderme merkezlerine kapatılan, zorla tutulan kişiler içinde de çocuklar var, yetişkinlerle birlikte... Bunun kendisi Çocuk Hakları Sözleşmesi ve yine AİHS’nin ayrıca ihlali.  Çünkü çocuklar için her durumda, diyelim ki hukuki bir geri gönderme-deportasyon süreci bile olsa onun kuralları var. Ki genel olarak tutulanların hakkında da yetişkinlerle çocuklar aynı yerde, aynı muameleye tabi tutulamazlar, bu da uluslararası insan hakları sözleşmelerinin ihlalidir. Yani o kadar çok ihlal var ki hangi birini söyleyeceğiz. 
 
'Hapishanelerde tutuluyorlar'
 
Ayrıca bu geri gönderme merkezlerine dair birçok tanıklık da var. Avukatlara erişilemediği, kötü muamele yapıldığı iddiaları var. Bunları yine ciddiye almamız gerekiyor. Çünkü Türkiye'de zaten geçmiş dönemde de “misafirhane” olarak adlandırılan, esasen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hapishane oldukları hukuken tespit edilmiş bulunan yerlerde kişiler idari gözetim adı altında zorla tutuldular. Türkiye'de tabi ki pek çok hak ihlal ediliyor. Ama bu yerlerdeki Türkiye’de cezaevlerinde tutulan diğer insanların yararlandıkları haklar dahi ihlal edilerek oralarda tutuldular. 
 
'Türkiye'nin AB'yle anlaşmasının içeriğinde bu ihlaller var'
 
O nedenle de yeniden böyle başka isimlerle benzer uygulamaların gündeme gelmesine bizim –biz derken akademisyenlerin-, çeşitli hak örgütlenmelerinin dikkat kesilmesi gerekir. Çünkü Türkiye, ’idari gözetim’ denilen uygulamalarda sicili iyi olmayan bir devlet...  Bu geri gönderme merkezleri, AB ülkeleri tarafından oluşturulan fonlarla yapılıyor. Türkiye’nin gelen insanları buralara kapatarak tekrar kendi ülkelerine göndermesinin AB’yle yapılan bir anlaşma çerçevesinde gerçekleştiğini -bilinen ya da öngörülen bir parçası olduğunu- da düşünmeliyiz. Yani bunlar AB ile yapılan anlaşmalar dışında ayrıca yapılan uygulamalar değil bence. Bunlar bu anlaşmanın bir parçası… 
 
Suriyeli olmayan mülteciler açısından şu anda bu sürüyor. Suriyelilerin de geri gönderildiğine dair bazı şeyler söyleniyor. Ama ben şu ana kadar o konuda net bir bilgiye ulaşamadım. Hem zaten geri getirilenlerin de çoğunluğunun Suriyeli olmadığı söyleniyor. Deport edilen bu insanların tüm hakları ihlal ediliyor. 
 
 
 
'O eski 'mülteci hukukunun hükümleri uygulansın'ı neredeyse rüyamızda göreceğiz' 
 
Alınteri: Yani her şey eskisinden çok kötü öyle mi?
 
Zeynep Kıvılcım: Evet evet aynen öyle. Mülteci hukukunun o kadar temel prensipleri ihlal ediliyor ki… Ben şöyle söyleyeceğim. Derslerimde uluslararası mülteci haklarını anlatıyorum. Birleşmiş Milletler’in 1951 Cenevre Sözleşmesi var, mülteci haklarına dair. Aslında bu birçok açıdan çok eksikleri olan bir sözleşme. Sürekli eleştiriyoruz, 'birçok açıdan çok eksik' diye… Şimdi onu mumla arar hale geldik.  Neredeyse “onun hükümleri uygulansını ancak rüyamızda görebiliriz” demek noktasına geldik. Çünkü yapılan bu anlaşma 1951 sözleşmesinin birçok hükmüne aykırı. Hatta ben "1951 Sözleşmesi’ni acaba derslerde ne şekilde anlatacağız" diyorum. Eski bir hatıra olarak anlatabiliriz ancak. 
 
'Üçüncü bir ülkeye yerleştirmek gibi çok önemli bir hakkın da kim tarafından kullanıldığı belli değil'
 
Çünkü gizli saklı değil yani açıkça bu ihlal ediliyor. Suriye mülteci “krizi”, hep söyleniyor 2. Dünya savaşından bu yana yaşanan en büyük mülteci “krizi”; Buna cevap ne? Mülteci hakları konusunda var olan bütün hukuki düzenlemelerin altına dinamit koymak! O nedenle de bence önemli. Karşı taraftan da deniliyor ki; "Türkiye'ye onlar şu kadar gönderdi biz bu kadar" deniliyor. Bu mülteciler neye göre seçiliyor? 
 
Ben sahada yaptığım araştırmalarda da mülakatlarda da bu konuda –bu konuyu kim bilebilir BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, bir de onu yerel partnerleri var sahada çalışan.- onlarla yaptığım mülakatlarda hiç kimse bu kriterlerin ne olduğunu bilmiyor. Yani o zaman neye göre seçiliyor bu insanlar? Dolayısıyla üçüncü bir ülkeye yerleştirmek gibi çok önemli bir hakkın da kim tarafından kullanıldığı belli değil. 
 
Anlaşma her iki ayağıyla da çok problemli. Çünkü sadece yasamanın kontrolüne tabi olmadığı gibi, çok opak bir halde gittiği için kamusal anlamda da bir takibinin yapılabilmesi mümkün değil. Ne oradan iade edilen kişilerin kim olduğu ne de de buradan kimin gönderildiğini bilip takip edebiliyoruz. 
 
 
 
'Sözkonusu olan insan olmaktan çıkarılmış bedenlerdir'
 
Burada aslında karşı karşıya olduğumuz durum; hukuken eksikliklerine işaret ettiğimiz mülteci haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin güvencelerinin tamamen ayaklar altına alındığı ayrıca insan hakları sözleşmelerinde ifade edilen hakları ihlal edilen, “insan” olmaktan çıkarılmış bedenlerdir mülteciler. İkincisi yeni dönemde zaten çokça alıştığımız devletlerin -sadece Türkiye devleti değil genel olarak devletlerin- ülke topraklarında yaşayan çeşitli insan topluluklarını hukuk dışına alarak yönetme yaklaşımıdır… Bu bir yönetim tekniği… 
 
Alınteri: Neoliberal yönetim biçimleriyle ilgili değil mi? 
 
Zeynep Kıvılcım: Bu neoliberalizmin ötesinde bir şey. Onu da aşan “yeni” bir yönetim taktiği.
 
Alınteri: Kapitalizme içkin bir şey o zaman 
 
Zeynep Kıvılcım: Normal şartlarda bilirsiniz devlet hukukunu da kendisi yapar ve bunu baskı aracı olarak kullanır vs. diye anlatıyoruz. Ama artık devlet kendi hukukunu gerektiğinde askıya alarak, bir grup insanı hukuk dışına çıkartıp tamamen artık özne olmaktan çıkartarak egemenliğini gösterdiği ve büyüttüğü bir yaklaşım söz konusu. Son dönemlerde siyaset bilimciler tarafından sıkça üzerine yazılan ve konuşulan bir konu bu. 

'Sözkonusu olan insan olmaktan çıkarılmış bedenlerdir'
 
Burada aslında karşı karşıya olduğumuz durum; hukuken eksikliklerine işaret ettiğimiz mülteci haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin güvencelerinin tamamen ayaklar altına alındığı ayrıca insan hakları sözleşmelerinde ifade edilen hakları ihlal edilen, “insan” olmaktan çıkarılmış bedenlerdir mülteciler. İkincisi yeni dönemde zaten çokça alıştığımız devletlerin -sadece Türkiye devleti değil genel olarak devletlerin- ülke topraklarında yaşayan çeşitli insan topluluklarını hukuk dışına alarak yönetme yaklaşımıdır… Bu bir yönetim tekniği… 
 
Alınteri: Neoliberal yönetim biçimleriyle ilgili değil mi? 
 
Zeynep Kıvılcım: Bu neoliberalizmin ötesinde bir şey. Onu da aşan “yeni” bir yönetim taktiği.
 
Alınteri: Kapitalizme içkin bir şey o zaman 
 
Zeynep Kıvılcım: Normal şartlarda bilirsiniz devlet hukukunu da kendisi yapar ve bunu baskı aracı olarak kullanır vs. diye anlatıyoruz. Ama artık devlet kendi hukukunu gerektiğinde askıya alarak, bir grup insanı hukuk dışına çıkartıp tamamen artık özne olmaktan çıkartarak egemenliğini gösterdiği ve büyüttüğü bir yaklaşım söz konusu. Son dönemlerde siyaset bilimciler tarafından sıkça üzerine yazılan ve konuşulan bir konu bu. 
 
 
 
Yani mesela siyasi bir tutuklu olarak bile siz devletin hukukunda tanımlanmış hukuki düzenlemelerin öznesisinizdir. Bunları eleştirebilir, eksiklerini söyleyebiliriz. Ama tutulurken birtakım haklarınız tanımlanmıştır. Yani hukuk düzeninin içerisinde siz bir siyasi öznesinizdir. Muhalif bir öznesinizdir ama bir öznesinizdir. Ancak bu muameleye tabi olup oradan deport edilenlere hemen hemen sadece insan bedenleri muamelesi yapılıyor. Yani bir özne değiller. Oradan buraya taşınan bedenler!.. 
 
'İkinci Dünya Savaşı döneminde toplama kampındaki veya Guantanamo’daki insanların yaşadıkları gibi bir durum…'
 
Dolayısıyla burada artık tamamen başka bir durumla karşı karşıyayız. Bunu sadece mültecilerle ilgili uygulamalar sınırları içinden düşünmemeliyiz. Daha kapsamlı. Siyaset bilimcilerin de işaret ettiği gibi tarihsel paralellikler kuracak olursak eğer mesela İkinci Dünya Savaşı döneminde toplama kampındaki insanlar veya Guantanamo’daki insanların yaşadıkları gibi bir durum… Yani bu insanlar herhangi bir hukuka tabi değiller ama muazzam bir şekilde de hukukla çepeçevre kuşatılmış durumdalar. Bunun bir yönetim tekniği olduğu söylemeliyiz. 
 
 
 
'Bu bir yönetim taktiği'
 
Sorunu sadece mültecilerle sınırlı olarak algılamayıp bunu bir yönetim taktiği olarak ele alırsak bence daha da anlamlı bir analiz yapabiliriz. Yani genel çerçeveye bağlantılanması açısından… Bu, nüfusun bir kısmının –bunun kendi vatandaşı olmasına gerek yok-devlet tarafından hukuk dışına alınarak yönetmesidir. Ama burada hukuk dışına alarak derken onları kendi yönetimi dışına almasını kastetmiyorum. Tersine onları muazzam bir şekilde aslında siyasileştiriyor.  
 
'Öldürülmeyen/öldürülemeyen ama kurban edilebilen bedenler'
 
Çünkü Türkiye’deki hükümetin de Avrupa’nın da Suriye siyasetinde bu insan bedenlerinin nereden nereye gittiğinin muazzam siyasi önemi var. Dolayısıyla bu insanlar hani bu Agamben’e atıfla çok tartışılıyor, ama gerçekten de öyle, bu insanlar öldürülmeyen/öldürülemeyen ama kurban edilebilen bedenler. Çünkü öldürülmeniz için insan sayılmanız gerekir. Bu kişilerin öldürülmesi cinayet sayılmaz. 
 
Ama diğer yandan da devletlerin kendi egemenlik performansı açısından da muazzam bir saha. Yani mesela Türkiye devleti için Türkiye’de bulunan Suriyeli insanlar üst düzeyde siyasi bir saha. 
 
Alınteri: Siyasi bir araç yani
 
Zeynep Kıvılcım: Tabi bunu o anlamla bir taktik olarak değerlendirmek gerekir. Avrupa açısından da öyle. Hukuk dışına alarak yönetme meselesini son dönemde Kürt illerinde de gördük. İnsanların -daha doğrusu insan değil onlar artık beden-beden parçalarının hafriyatlarla nehir kenarlarına döküldüğü ... 
 
 
 
Bakın burada liberal devlet hukuk sisteminin bile ötesinde, bambaşka bir yerde bir şey bu. Yani o eleştirdiğimiz liberal devlet bile vatandaşla, vatandaş diye tanımladığı kişilerle bir ilişki kurar. Çünkü meşruiyetini onlara bağlar. Onlara der ki ”ben sizin haklarınızı uygulayacağım onun için de meşru şiddet uygulayacağım”. Yani burada bu ilişkiye bile ihtiyaç duymayan ya da belli bir grup için ihtiyaç duymayan bir devlet var. 
 
'Dinamiklerini ilerletmek için hayatımızın her anına dönük bir taarruzu şiddetle uygulaması gerekiyor' 
 
Alınteri: Siz bunun nedenleri konusunda neler söyleyeceksiniz. Yani krizle vs. ile bağlantılı diyebilir miyiz?
 
Zeynek Kıvılcım: Evet bu o krizi aşmak için kullanılan bir yöntem. Onlar için daha efektif bir yöntem. Çünkü yasama-yargı vs tüm operasyonel yetkiler yürütmede toplanıyor.  
 
Alınteri: Evet aslında bu dünya genelinde “yeni” bir siyasi yönetim biçimini ifade ediyor. Merkezileşme yani… Mesela Fransa’da da şu anda yeni çalışma yasası parlamanto vs. by pass edilerek yürütme tarafından çıkarılmaya çalışılıyor.

Zeynep Kıvılcım: Evet. Ki yürütmede çok daha alttan operasyonel düzeyde de çıkarılabilir. Mesela bizde valiler sokağa çıkma yasağı ilan etti. Savaşlar neden bu kadar yaygın demişsiniz ya. Bunu da buradan bağlayarak cevaplayayım. Ben savaş ve barış gibi iki ayrı tanım kullanılmasının sanal olduğunu, böyle bir ayrımın olmadığını düşünüyorum. 
 
Bu ayrımın varmış gibi gösterilmesindeki önemli araçlardan bir tanesi hukuktur. Çünkü hukukta hep şöyle şey var. Mesela bir devlet savaş ilan eder. Anayasalarda düzenlenmiştir. Savaş ilan etmekle yetkili bir organ vardır, hangi durumlarda savaş ilan edileceği açıklanmıştır. Ondan sonra da bir takım usulü belirlenmiş bir süreç vardır. En sonunda da savaş biter, bir bitme anı vardır. Ateşkes olur. Barış görüşmeleri olur, anlaşmalar imzalanır ve bu hukuken de tespit edilir ki savaş bitmiştir. 
 
Siyaset bilimde zaten muazzam bir literatür var böyle bir ayrımın olmadığına dair. Savaşın  siyasetin aslında veya hukukun da esasen devam eden bir biçimi olduğuna dair... Clausewitz’e, Foucault’a kadar bir sürü kişi bunu söylüyor. Zaten hukuk da savaş sırasındaki eşitsiz ilişkiyi kağıda döküyor, ki ondan sonra bu eşitsizlik kalıcı olsun, hep kurulu düzenek üzerinden eşitsizlik üretilmeye ve perçinlenmeye devam etsin. 
 
Bu sadece ulusal bir şey değil uluslararası düzen böyledir. BM kurucu anlaşması 2. dünya savaşından sonraki eşitsiz düzeni o zamanın savaşını kazananlar adına asimetrik olarak devam etmesini garantiliyor. Onu kilitliyor hukuken orda, değişmez kılıyor. Şimdi bu zaten böyle… Yani hukuk işlediği müddetçe şiddetten aldığı enerjiyle onun kazananlarının o dönemdeki, o sıradaki hukuka işlenmesi sırasındaki madunların sürekli inceden inceye hayatlarını mahvederek devam ediyor. 
 
Alınteri: En genel anlamıyla savaş ve hukuk ilişkisi bu değil mi?
 
Zeynep Kıvılcım: Evet. Buna artı olarak bu savaş denilen şey artık sadece silahlı güçle yapılan bir şey değil. Silahlı çatışma iki devlet arasında ya da devletlerin içindeki gruplarla değil kapitalist düzen öyle bir düzen ki bir noktadan sonra ilerleyebilmesi, şiddet kullanmadan ilerleyebilmesi mümkün değil. Yani dinamiklerini ilerletebilmesi... 
 
 
 
Buna “krize girme” diyorlar ama aslında krize girmiyor. Burada da şunu söylemek istemiyorum. Çeşitli coğrafyalardaki kaynakların ya da insan bedenlerinin sömürülmesi için oraya -sömürgeciliklerden bu yana- girerek silahlı ve en ağır fiziksel şiddetin kullanılmasından bahsetmiyorum sadece. Her şeye dair hayatımızın her anına dönük bir taarruzu şiddetle uygulaması gerekiyor. Yoksa dinamiklerini ilerletemiyor. 
 
Mesela Gezi, HES'ler, Soma, Sur... 
 
Nedir mesela biraz önce konuştuk. Mesela Gezi Parkı... Belki çok simgesel bir şey ama oradaki, kentin içindeki bütün alanları kapitalist sermaye için yeniden dizayn ederek, onları bir çeşit böyle yutarak ilerlerken karşısındaki en ufak bir direnişle herhangi bir muhatabiyet, bir diyalog kurmak gibi en ufak bir çabası, yaklaşımı yok. Ona öldürücü bir şiddet uygulayarak yoluna devam ediyor. 
 
 
 
HES'ler mesela veya Yeşil Yol... Ya da işte Soma'da olan. Bu kadar ölümcül bir şekilde ilerleyebilmesinin kendisi zaten bir savaş yani. Mesela diyor ki “Kuleler yapıyoruz”. Ancak bu kule inşaatlarında sürekli insanlar ölüyor!.. Deniyor ki bu “normal”. Hatta bir hesabı varmış şu kadar kat için şu kadar kişi ölürmüş gibi bir hesap.
 
Bunu artık bize şey olarak da anlatıyorlar. İşte “bu böyle ve böyle ilerlememiz gerekiyor”. Ya da “o madenlerden kar ederek devam edebilmemiz için her yıl bu kadar kişinin ölmesi gerekiyor” gibi. Ben bunun kendisini aslında bir savaş olarak görüyorum. Bu nedenle burada aslında savaş-barış gibi bir ayrımın kurulmasına da imkan yok. 
 
Bakın Sur'da giriyor ve orda akla hayale gelmeyen -bilmiyorum gittiniz mi mesela ben gittim 2. defa gittiğimde dışardan baktığınızda dehşete düşüyorsunuz. Ve oradaki binaları içindeki insanlarla birlikte kollarını bacaklarını parçalayarak -Ve bu hepimizin gözleri önünde oldu, dünyanın gözleri önünde…- alıp hafriyat halinde atıyor ve yerine diyor ki TOKİ girecek diyor. O kadar net ki bu artık..
 
'Bunların hepsi savaşın kendisi zaten'
 
Yani bu şey savaşın kendisi bu zaten. Ya da bizim üniversitelerin içi mesela . Bizim üniversitenin bir kısmı -şu anda olmadı ama yakında olacak-kamu üniversitelerinin borçlarına karşılık TOKİ'ye veriliyor.  Üniversite kampüsleri... Bir sürü yerinki verildi. Hacettepe'nin, Marmara'nın... Yani kamu üniversitesi devlete borçlu oluyor, borçlandırılıyor karşılığında da büyük araziler TOKİ'ye geçiyor. TOKİ'ye geçti. 
 
Normalde hani TOKİ'nin baksanız ismine kamusal zannedersiniz. Hani ona geçse de o kampüsün içinde kamuya ait bir iş yapılacak sanırsınız. Ama öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Özel şahısların oturacağı, kullanacağı mekanlar yapılıyor. Bütün kampüslerin içi bir şantiye halinde. Bizim de mesela Tıp Fakültelerinin çok borcu varmış devlete-ki Türkiye'nin en büyük iki Tıp fakülteleri Çapa ve Cerrahpaşa-şimdi mesela onların da hemhal edilmesi gündemde. Haydarpaşa’yı zaten alıyorlar Marmara’dan falan...
 
Şimdi mesela Sur'daki şey Beyazıt'ta da başka biçimde karşımıza çıkıyor. Bizim kampüsün içi tam bir inşaat.  Her yer böyle bir şey... Ne bileyim kazılmış, kapanmış, bilmem ne olmuş... Bir yandan da içinde çevik kuvvet durmadan öğrencileri koşturuyor ve dövüyor. Yani o kadar içiçe ki tüm bunlar dolayısıyla savaş dediğimiz şeyi ben bu şekilde bütünlüklü görüyorum. 
 
'İlerleyemediği noktada savaş bedenlerimiz üzerine taşınıyor' 
 
Alınteri: Bu aslında sistemin en çıplak hali değil mi?
 
Zeynep Kıvılcım: Evet öyle. Yani sistem kendisini ilerletemediği her yerde bu mesela kadınlar açısından en az 3 çocuk veya kürtajın hemen hemen imkansız kılınması meselesinde olduğu gibi tüm bedenlerimizdeki bir savaşa da dönüşüyor. 
 
 
 
Çünkü sistemin kendi ihtiyacı olan yeni işçilere ihtiyacı var. Ve bunları da kim bedavadan doğuracak-yetiştirecek-büyütecek- sermayeye teslim edecek? Kadınlar! Dolayısıyla buna dair bir zorlanma yaşıyoruz. Giderek de şiddeti artıyor. Ve bu da bizim bedenimiz üzerinde aslında bir savaş. 
 
Alınteri: Mülteciler açısından da bu en vahşi biçimlerle karşımıza çıkıyor değil mi?
 
Zeynep Kıvılcım: Bunun içerisinde mültecileri gördüğünüz zaman mülteciler devlet açısından sermaye açısından tabi en şiddetli ve sınırsız sömürülebilecek emek. Çünkü bu kişilerin -bizim yetersiz bile olsa vatandaşlık üzerinden bir hukuksal statümüz var. Tabi Türkiye'deki emekçilerin muazzam bir sömürüsü var. Bunu hepimiz biliyoruz ama mülteciler bunun da ötesinde bir sömürüye maruz kalabiliyorlar.  Biz sahada Suriyeli mültecilerle yaptığımız görüşmelerde de bunu gördük. 
 
Türkiye’nin kendisinin açıkladığı hem kalkınma planında hem de istihdam stratejisinde emeğin esnekleştirilmesi en önemli hedef. Bunu deklare ediyor zaten. Ve mülteci ve göçmen emeğinden daha esnek bir emek olamaz.  Sınırsız esnek. Ve bütün bu anlattığım tablo içerisinde de sistemin en büyük şiddetini ve tarumarını uyguladığı grup da kadınlar, LGBT bireyler yani heteroseksüel erkeklerin dışında kalanlar. 
 
Alınteri: Yani en korunmasız kesimler değil mi?
Zeynep Kıvılcım: Aslında korumaya ihtiyaçları olduğunu da sistem zaten söylüyor. Dikkat edin zaten sistem onları daha çok sömürdüğü için onları öyle adlandırıyor, etiketlendiriyor. Çünkü, öyle adlandırdığı şey zaten kendisinin o heteroseksist eril belirleniminin dışında kalan herkes oluyor. Savaş diye adlandırdığımız bu çok veçheli şeyin de her aşamasında biz, kadınları ve LGBT bireyleri hem en büyük şiddeti göğüsleyenler olarak görüyoruz. Fakat aynı zamanda -biz bu mülakatlarda da gördük-muazzam direngenler, özellikle kadınlar çok direngenler.