Mülteciler ve örgütlenme hakkı bağlamında sendikalar – Cahide Sarı

Sınırı ve sınır çizme pratiklerini tartışmak, kabul edilegelen haliyle sınırın mümkün kıldığı iktidar ilişkilerini yeniden tartışmaya açmak için önemli bir hareket alanı sağlamaktadır. Uluslararası göçün giderek, doğrusal, tek özneli, tek biçimli ve sınır kontrol rejimleriyle yönetilebilir bir hareketlilik olmaktan çıkarak mevcut iktidar mekanizmaları tarafından oluşturulan alanın dışına taşan, onun sınırlarını yeniden belirleyen, onun kendini yeniden ürettiği mekanizmaları biçimlendiren ve bu mekanizmaları sorun haline getiren bir akış olduğunu vurgulamalıyız.

Mültecilerin pasif ve göç politikaları üzerinde herhangi bir etkisi olmayan, sadece etkilenen kesimler olarak kodlanması, hareketlilik üzerindeki denetim mekanizmalarının en önemlilerinden birini oluşturmaktadır. Aslında denetim mekanizmalarının her yeniden düzenlenişi, tam anlamıyla bir denetimin olanaksızlığını ortaya koymaktadır.

Bir sınır asla tümüyle kapatılmaz, akışı asla tümüyle kesmez. Bir sınır daha çok akışı yönlendirmek, kontrol etmek üzere çalışır.

Genel anlamda devletlerin mültecilik meselesine bakışı, çeşitli nedenlerle yola çıkanları durdurmak, engellemek, önlemek ve yönlendirmek şeklindedir. Dolayısıyla aslında göçün arkasındaki asıl nedenleri ortadan kaldırmaya dönük bir bakış açısı yerine göçü istediği şekilde yönlendirmeye dayalı bir yaklaşım söz konusudur.

Uzun yıllardır devam eden ve yoğunluğu giderek tırmanan sınır denetim mekanizmalarının varlığının en önemli nedenlerinden biri mültecilerin, sınırı ihlal etme, onu aşındırma ve yeniden belirleme kudretleridir. Bunun elbette ki her şeyden önce siyasal bir kudret olduğunun altını çizmeliyiz. Zaten mülteciler üzerine egemenlerin ürettiği söylem ve mekanizmalar, mültecilerin en çok da bu kudretini örtbas etme çabalarının ürünüdür.

Evrensel eşitlik ilkesi ile siyasi ve toplumsal eşitsizlikler arasındaki açığın siyasallaştırılması çerçevesinde sınır, yalnızca kontrolün değil aynı zamanda direnişin de işbaşında olduğu bir uzamdır. Bu uzamın sınırları, yani sınırın sınırları, her an ihlal edilerek yeniden belirlenmekte, mevcut siyasal yaşamın sınırlarını hedef alan eşitlik istemi çok çeşitli biçimler altında yeniden örgütlenmekte ve sınırın içi ve sınırın dışının siyasal anlamı yeniden inşa edilmektedir.

Statünün varlığı, her zaman ona sahip olanlar, kısmen sahip olanlar ve ondan mahrum bırakılanlar şeklinde bir kategorilendirme ve hiyerarşiye referans vermektedir.

Mevcut siyasal çerçevenin iktidara referansla tanımlanan siyasal kimlikler üzerinden şekillenmesi, tam olarak vatandaş statüsü olmayanların bu çerçeve içinde görünmez kılınmasına hizmet etmektedir. Göç ile ilgili çalışmalar yürüten ulusal ve uluslararası kuruluşların en önemli çabası “eksik” statülendirmenin giderilmesi şeklinde iken mültecilerin örgütlediği yeni dayanışma ve direniş biçimi, bizzat statünün sorun haline getirilmesi etrafında inşa edilmektedir.

Mültecilik meselesi aynen savaşın kendisi gibi yasal düzen içinde her zaman bir “kriz durumu” olarak yer almaktadır.

Kamuoyunda ve özel olarak Avrupa kamuoyunda istila, kriz gibi sözcükler etrafında örgütlenen mültecilik meselesi mülteciyi aynı anda hem kurbanlaştıran hem de canavarlaştıran bir çerçevede ele alınmakta ve mültecilere yönelik hak ihlalleri bu çerçeveden meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Sınırın bir tarafında sınırı mülteciden “korumak” için termal kameralar, gözetleme aygıtları üretip satan büyük bütçeli uluslararası şirketler, diğer tarafında da kayıt dışı biçimde para karşılığı mültecileri sınırın içine sokmaya çalışan uluslararası şebekeler yer almaktadır. Aynı zamanda göçü, sınır noktasına gelmeden engelleyen ve kontrol altına almaya çalışan yeni bir göç rejimi de oldukça uzun zamandır işbaşındadır. Sınır geçme ve göç yönetimi faaliyetleri önemli bir rant ve ihlal alanına dönüşmüştür ve sınır güvenliği giderek daha çok özel şirketlerden satın alınan hizmetler üzerinden gerçekleştirilmektedir. Geri gönderme ve karşılama merkezleri yani kamplar da giderek daha çok cezaevi mantığıyla düzenlenmektedir.

Mültecilere çizilen sınırlar, sınırı aşmakla bitmemektedir, sınırın içine girildiğinde de vatandaş olan ve olmayan arasındaki ayrımlar devam etmektedir. Vatandaş olanların hakları ile vatandaşlık statüsü olmayanların hakları arasındaki fark, siyasal açıdan kesinlikle mücadele edilmesi gereken bir farktır. Tüm ayrımcı, eşitsizlikçi ve faşizan uygulamalar bu farktan türetilmektedir.

Devletlerin mülteci haklarını minimuma indirmeye çalışan tutumu, yoğun bir sömürüyü mümkün kılmaktadır!

Sınırda yoğunlaşan ancak sınırın her iki tarafına da taşan uygulamalarla genişleyen göç yönetimi, genel bir yasa dışılaştırmayla mültecilerin daha iyi çalışma ve yaşam koşulları adına hak arama faaliyetleri önüne sınır çekerken diğer yandan mülteciler ve vatandaşlar arasındaki farkların derinleştirilmesi üzerinden ayrımcı bir söylemi meşrulaştırarak yoğun bir sermaye birikiminin gerçekleşmesini garanti altına almaktadır.

Giderek faşizanlaşan sınır güvenliği rejimleri, temelde güvensiz hayatlar yaratılması ile işlemektedir. Artan kontroller ve giderek daha sık başvurulan sınır dışı etme uygulamaları mülteciler açısından alınan riskleri arttırmakta ve çok sayıda mültecinin kabul edilemez koşullarda hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Devletler, sınır güvenliği adına çok sayıda insanı güvencesiz yaşam koşullarına mahkum etmektedir. Bu bağlamda azınlığın güven içinde yaşaması adına milyonlarca insanı, can güvenliğinden bile oldukça uzak yaşamlara mahkum eden bir işleyiş söz konusudur.

16 Aralık 2013 tarihinde Türkiye ile AB arasında imzalanan geri kabul anlaşmasını da mülteci haklarının budanması konusunda AB’nin yeni bir hamlesi olarak okumak gerekmektedir.

AB üyesi ülkeler, yıllardır mültecilerin İtalya ve Yunanistan gibi çeper ülkelerde tutunup AB’nin içine “sızmamaları” için faaliyet yürütüyorlardı. AB içindeki geri kabul mekanizması, mültecilerin içeriye daha fazla ‘sızmasını’ engelleyerek AB’nin çeperlerinde tutmak ve bu akışı kontrol etmek üzerinden şekillenmekte idi. Türkiye-AB arasında imzalanan geri kabul anlaşması ile de mültecileri AB sınırlarından “geri süpürme” fırsatını yaratmışlardır. Mültecilerin güvenlik ve korunma ihtiyacının karşılanması esastır ancak var olan haklar, yapılan ikili ya da bölgesel sözleşmeler ile budanmaktadır. Böylelikle de mültecilere koruma sağlamakla yükümlü ülkeler, bu yükümlülüklerini başka ülkelere devretmekte ve her devir de mülteciler açısından hakların daha da fazla budanması anlamına gelmektedir.

Uluslararası koruma rejimlerinde taşeronlaştırmaya dayalı bir anlayış söz konusudur!

AB’nin mülteci akışını kesmesini sağlayan bir diğer yol da ‘Güvenli Üçüncü Ülke’ uygulamasıdır. Avrupa Birliği İltica Usulleri Yönergesi’ne göre AB sınırlarına güvenli olduğu varsayılan ülkelerden geçerek gelen sığınmacıları “güvenli” sayılan ülkelere geri göndermek mümkündür. Güvenli ülkenin tam olarak ne olduğuna ilişkin kriterlerin, siyasi iktidarlar tarafından rahatlıkla suistimal edilen muğlak bir takım varsayımlara dayandığını belirtmeliyiz. 1951 Mültecilerin Hukuki Statülerine ilişkin Cenevre Sözleşmesi’nde düzenlenmeyen ‘güvenli üçüncü ülke’ uygulaması daha çok, AB üyesi devletlerin bu sözleşme ve onun türevi olan diğer sözleşmelerden doğan sorumluluklarını aşındırma çabasının sonucudur.

Bu yöntemler özü itibariyle devletler tarafından statü tanınmayan insanların yaşam koşullarına ilişkin standartların nasıl bir “minimum” etrafında belirlendiğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Neoliberal çerçeve içerisinde “göç yönetimi” meselesi “istihdam yönetimi” ile aynı varsayımlar etrafında örgütlenmektedir.

Mültecileri AB sınırlarına yaklaştığı her noktada geri fırlatma konusunda yeni ve daha etkili mekanizmalar iş başındadır. Bu mekanizmalar, devletlerin mültecilere yönelik sorumluluklarını zincirleme bir biçimde birbirine devretmeleri üzerinden işletilmekte ve mültecilerin hakları bu “taşeron” zinciri içerisinde giderek minimuma çekilmektedir.

Azınlığın güvenlik ve birikim “ihtiyacı” ancak çokluğun güvencesizliğe ve yoğun sömürüye maruz kalması ile elde edileceği varsayılmakta ve bunun sonucunda milyonlarca insan sürekli yeniden belirlenen asgarileştirilmiş haklarla güvencesizliğe mahkum edilmektedir .

Emekçiler ve mülteciler aynı mantıkla güvencesizleştirilmektedir!

Mültecileri yasa dışılaştıran düzenlemeler nedeniyle, mülteciler hayatlarının her alanında minimuma razı olmaya zorlanmaktadır: azınlığın birikimi adına çokluğun çalışma ve yaşam koşullarının minimum standartlar çerçevesinde düzenlenmesi. Gerek vatandaşlık statüsüne sahip olanlara yönelik asgari ücret uygulamalarında, gerek bu statüden yoksun olanlara yönelik ayrımcı ve dışlayıcı politikalarda karşımıza çıktığı gibi, hayatlarımıza, ücretlerimize çekilen tüm sınırların işlevi, iktidarın kontrol mekanizmalarının etkin bir biçimde işlemesini sağlamaktır. Sınıfların varlığı toplumsal yaşamın içinden çekilen sınırların varlığına işaret ederken, siyasal sınırların varlığı da sınırın içindeki alanda bulunan ayrımları giderek derinleştiren bir işlev görmeye başlamıştır.

Mültecilere çizilen toplumsal sınırlar, örgütlenme hakkına çizilen sınırları da açık etmektedir.

Mültecilik meselesi aslında demokratik kitle örgütleri, sendikalar, toplumsal muhalefetin bileşenleri açısından oldukça önemli politik tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Sendikalar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yalnızca kayıtlı işgücünü örgütleme hakkına sahiptirler. Oysa en çok herhangi bir statüden yoksun mülteciler uzun çalışma saatlerine zorlanmakta, en çok onlar ölüm ve yaralanma riski ile yüz yüze çalışmakta, en çok onların ücretleri ödenmemektedir. Dolayısıyla en çok onların sendikalara ve diğer yasal örgütlenme olanaklarına ihtiyacı bulunmaktadır.

Tüm bunları, yalnızca mültecilere çizilen sınırlar olarak okumak politik olarak doğru bir okuma biçimine denk düşmemektedir. Sendikaların şu an mültecileri yasal olarak örgütlemesi mümkün değildir. Bu noktada asıl sorun edilmesi gereken sendikaların, kayıtlı olmayan/vatandaşlık hakkı bulunmayan iş gücünü örgütleme hakkından yoksun bırakılmış olmasıdır. Örgütlenme hakkına vatandaş olmak/olmamak üzerinden kısıtlamalar getirilebilmesi, ana akım insan hakları anlayışının sorgulanmaya muhtaç olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Tüm bu nedenlerle, hak örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve özellikle sendikaların sınıfları olduğu kadar sınırları da sorunsallaştırması gerekmektedir. Mültecilerle ve hakları tam anlamıyla tanınmayan diğer gruplarla ilişki kurma biçimimizin, devletlerin çizdiği çerçevede gerçekleşmesi ve bununla yetinilmesi siyasal açıdan oldukça sorunlu ve kısıtlayıcı bir yaklaşımdır. Tüm insanlar eşittir ve bu eşitliğin başta örgütlenme özgürlüğü olmak üzere her alanda hayata geçirilmesi için öncelikle bizler mücadele etmeliyiz.

Dışlayıcılığın, ayrımcılığın ve örgütlenme hakkına getirilen sınırlamaların kendisini sorun olarak algılamadığımız sürece de yavaş yavaş o sınırların bizlerin üzerine kapanacağının, hareket alanımızı giderek daha fazla daraltacağının farkında olmalıyız.  Örgütlü olduğumuz her alanda bütün toplumsal hayatı radikal bir şekilde dönüştürmek için öncelikle kendi örgütlülük zeminimize çizilen sınırları sorun etmeye ihtiyacımız bulunuyor.
 
Cahide Sarı