Adına yaşamak denirse

Bodrum’daki o sahil görüntüsü asırlar sonra bile yaşadığımız çağa sürülmüş lekeyi anlatacak. Peki, o kare sadece gördüklerimizi yansıtıyor mu? Hayır, daha ötesi de var. Tüm dünyada sığınmacı dramı yaşanırken, Türkiye, bu dramdan en büyük payı alıyor. Üstelik sadece Suriyeliler değil! Türkiye’de Afrikalılar, Afganlar, Pakistanlılar da yaşam mücadelesi veriyor. Her an risk altındaki perişan hayatları gözler önüne seriyoruz. Göçmenler mahalleleri, sığınmacılar üzerinden rant sağlayanlar, sorunun geleceği ve uzman görüşleri… Acı bir dosyayı aralıyoruz!
İstanbul’un en işlek caddelerinden biri... Sabah saatleri... Afrikalı genç bir adam, Suriyeli küçük kız çocuğundan mendil satın alıyor. Keşke sığınmacı sorununu bu kadar sempatik anlatabilmek mümkün olsa! Ne var ki mesele, Suriye’deki Emeviye Camisi hayalinden Bodrum’da kıyıya vuran çocuğun cenaze namazına uzanan sert, dramatik bir yol. Uzmanlar, göç eden Suriyelilere ilişkin sorunların ülkedeki iç savaş sona ermeden kapanmayacağı konusunda hemfikir.

SADECE ONLAR MI?
Suriyeliler madalyonun bir yüzü. Açlık, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve iç çatışmalar insanları yerlerinden yurtlarından ederken, Türkiye’de bir göçmen cennetine dönüşüyor. Sadece İstanbul’da bile sığınmacı mahalleleri oluşmaya başladığı biliniyor. Fatih bölgesinde, ağırlıklı olarak Suriyeliler yaşıyor. Ancak yaşamlarını genellikle kâğıt toplayıcılığı yaparak sürdüren Pakistanlılar da bulunuyor. Zeytinburnu ve Üsküdar, Anadoluhisarı Küçuksu’da Afgan sığınmacılar hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Pangaltı, Harbiye ve Aksaray civarında ise Afrikalılar yaşam savaşı veriyor. Konuyla ilgili araştırmalar yapan uzmanlar ve demokratik kitle örgütleri, Türkiye’nin artık ivedilikle mülteci sorununu konuşması gerektiğini belirtiyor.

İktidarın, ‘sanki hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi’ üstelik mal bağışlarcasına, ‘ölümden kurtardık, kamplar inşa ettik’ argümanının nasıl tel tel döküldüğüne Eminönü’de tanıklık ediyoruz. Küçükpazar’dan Balat’a uzanan hatta Suriyeli göçmenler yoğun olarak yaşıyor. Fiyatları 7,5 TL’ye kadar düşen perdesiz, kalorifersiz bit, pire garantili ucuz oteller ve çamaşırhaneler sıralanıyor. 2,5 TL’ye tavuk döner satılıyor. Bölge, geçmişten bu yana türlü nedenlerle başka ülkelerden kopup gelenleri ağırlıyor. Bangladeşliler, Ruslar ve Çavuşesku döneminde Romenler…

SURİYELİ MAHALLELERİ
Bugün ise, neredeyse bölgenin tümünde Suriyelilere ait mahalleler var. Bir kahvehanenin karşısında kadınlar oturuyor. 65 yaşındaki Sabahat Cuma ile sohbet ediyoruz. Kucağında torunu var. Babasının Suriye’deki iç çatışmada öldüğünü söylüyor. Halep’in Haydariye bölgesinden gelip Türkiye’ye yerleşmek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Hikâyesi tanıdık olsa da bin kere daha anlatmaya değer: “Oğlum Suriye’de kaldı. Kızımın eşi savaşta öldü. Burada hepimiz akrabayız. 25 metrekarede 13 kişi yaşamaya çalışıyoruz.”

Cuma, zihnimizin bir tarafında duran rahatsız edici soruları, kendi yaşamından cevaplıyor.

“Bir gün kafamıza düşen bombalarla uyanabileceğimiz aklımıza bile gelmezdi.” Bir sefaletin ortasında duruyor. Elbette memleketini özlüyor… Gelişinin üzerinden iki yıl geçtiği için Türkçesi anlaşılıyor: “Aleviyiz… Cihatçılardan kaçmak zorunda kaldık. İyi kötü bir hayatımız vardı. Yaşayıp gidiyorduk işte. Üstelik durumumuz gittikçe iyileşiyordu. Evimizin altına bir bakkal açmıştık. Bir araba bile satın almıştık. Hepsini bırakmak zorunda kaldık.”

65 yaşındaki Sabahat Cuma, neden kamplara gitmiyorsunuz sorusunu da açık bir dille yanıtlıyor… “Kamplarda rüşvet, adam kayırma almış başını gidiyor. Uzunca bir dönem kadınlara tecavüz edildi. Günde bir somun ekmek veriliyor. Yanına yarım salatalık ve bir domates. Aç kalıyoruz! Şehirde de durum farklı değil aslında. Aç yattığımız geceler çok oluyor. İnsanlar da artık eskisi kadar yardım yapılmıyor. ”

Kampta ya da şehir içinde fark etmiyor. Tanık olabilecekleriniz sefalet, açlık ve yoksulluğun çok daha ötesinde. Sığınmacıların evlerine konuk oluyoruz. Onlarla yaşamaya çalıştıkları yerlerde konuşuyoruz.

Ebu Talip o ailelerden birinin reisi. 68 yaşında. Tespih satarak ailesini ayakta tutmaya çalışıyor. Zaten sığınmacıların para kazanabilecekleri işler son derece sınırlı. Ya merdiven altı atölyelerde ucuz yevmiye karşılığında çalıştırılıyorlar ya mendil ve tespih satarak ya da dilenerek ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Ebu Talip de iki yıldır Türkiye’de. Sattığı tespih torbasını bir kenara bırakıyor… İki kelime bütün hayatını özetliyor: “Perişan olduk!”

Öfkeyle devam ediyor: “Bizi bu hale koyanlar kimse onlar da aynı duruma düşsün.” Sözleri, Türkiye’de bulunan Suriyelilerin bir kısmının gelecekle ilgili ne düşündükleri hakkında da bilgi veriyor: “İnsanın doğduğu büyüdüğü yer gibisi olmaz. Ama biz memleketimizden soğuduk. Savaş bitse de geri dönmek istemiyoruz. ‘Allahu Ekber’ diye ‘Allah adına’ insan kesilen bir yerden hayır gelmez artık!”

Ebu Talip’e bir önceki gün, boğulup sahile vuran çocuk fotoğrafını gösteriyoruz. Ağlıyor. “Bizim çocuklarımız işte” diyor ve ekliyor: “Hiçbir şeyi göze alacak cesaretimiz yok. Yaşadığımız hayata razıyız. Allah beterinden saklasın!”

Beteri… İnsan düşünüyor. Ebu Talip’in sözleri doğru aslında… Her zaman daha beteri de olabiliyor.

‘NAMUS AYAKLAR ALTINDA’
Balat’ta bir kahvehane… Nam-ı diğer Fındık Emin işletiyor. Suriyeliler ona Ebu Emin de diyor. Sığınmacılar arasında seviliyor. Ebu Emin durumun nedenini anlatıyor: “Elimizden geldiğince onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz.”

Ebu Emin, İstanbul ve semtte sığınmacılara dair hiç bilmediğimiz şeyler de aktarıyor: Anlattıkları neden kampa gitmediklerini açıklıyor. Türlü ahlaksız tekliflerde bulunulduğunu anlatıyorlar. Domatese ‘belor’ diyorlar. Günde bir somun, bir belorlar’la yaşam mı geçer? Gerçi burada da farkları yok işte. Çöpleri karıştırıp, ekmek arıyorlar. Akşam olunca kızlar sıralanır caddeye. Açık söyleyeyim, ‘fuhuş yapmazlar’ desek yalan olur. Karnın açsa ne yapacaksın kardeşim? Arabaya bindin, artık kısmetin nereye götürürse… Aslına bakarsanız, namus da ayaklar altında!”

Ebu Emin’in anlattıkları sığınmacı çocuklarını karanlık bir gelecek beklediğinin sağlaması gibi: “Çok açık, kızlar büyüyüp fuhuşa başlayacak. Erkek çocuklarını da suç örgütleri kullanacak! Tabii hayatta kalabilirlerse... Çocuklar yollara dağılmış dilencilik yapıyor. Haftada birkaçını araba çarpıyor. Daha bugün birini götürdük Haseki Hastanesi’ne. 6 yaşında, bacağı kırık, hastanede yatıyor!”

***

‘YAŞANANLARIN BAŞ SORUMLUSU AKP’

Ortadoğu’da ortaya çıkan tablonun bir sonucu olarak Avrupa’ya gitmek isteyen mülteciler hayatları pahasına yolculuğa çıkıyor. Türkiye’nin uzunca bir süredir eleştirilen dış politikasının bu duruma nasıl etki ettiğini emekli büyükelçi eski CHP’li vekil Faruk Loğoğlu’na soruyoruz. Loğoğlu şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Ortaya çıkan içler acısı ve hepimizi derinden yaralayan tablonun ana sorumlusu AKP hükümetinin 2011 yılından beri takip ettiği yanlış dış politikadır. Türkiye burada tek sorumlu değildir ancak baş aktördür. Bu durumun değişmesi için Türkiye’nin dış politikasının baştan aşağıya değişmesi gerekiyor. Mültecilerin masum insanların felaketten kaçıp daha büyük felakete düşen insanların durumuna çare bulunmalı. Avrupa’ya çok büyük görev düşüyor.”

Bölgedeki denkleme de değinen Loğoğlu şöyle sürdürüyor: “Türkiye bir yandan rejim karşıtlarına destek oluyor diğer yandan IŞİD’le mücadele ediyor ve üçüncü boyutta da Suriye’nin kuzeyinde koridor oluşmasını engellemeye çalışıyor. Bu hedeflere ulaşmak için ABD ile koalisyon aracılığıyla işbirliği yapıyor. Böyle bir durumda kontrol yitirildiği anda Türkiye’nin başı çok büyük sıkıntıya girebilir. O nedenle o bölgede ‘güvenli bölge’ tesis etmek çok mümkün değil.” Loğoğlu çarpıcı bir uyarıda da bulunuyor: “IŞİD’e karşı bugüne kadar verilmeyen ve yeni verilmeye başlanan geç kalmış mücadelenin acı faturası yine Türkiye’ye çıkacaktır.”