Neoliberal mali oligarşik kapitalizmin göçmen çözümü: Tabutunu al da git!

Akdenizde “yüzen tabut” denilen bir kaçak göçmen teknesi daha battı. Geriye kalan son kuruşlarını ve yaşamlarını insan tacirliği çetelerine teslim ederek Afrika ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya “yüzen tabut”larla geçmeye çalışanlardan 450 kişi daha boğularak can verdi. Batan teknenin ambar kısmında en az 200 kişinin tıpkı köle ticareti dönemlerinde olduğu gibi kilitli tutulduğu belirlendi.
Türkiye’de 2 milyon kişinin üzerinde olduğunu tahmin edilen Suriyeli göçmenlerin yüzbinlercesi Ege sahillerine yığılmış durumda; lastik botlarla Yunanistan adalarına geçmeye çalışıyor. Ege sahillerine gidebilmek için bir minibüse balık istifi 40 kişi doldurulan göçmenlerden 11 kişi daha, daha karayolundaki “kazada” can verdi.
Avrupa mali oligarşisinin görülmemiş bir patlama yaşanan Afrika ve Ortadoğu’dan göçmen akımına karşı neredeyse tek yaptığı, göçmen sorununu da bir “askeri güvenlik” sorununa indirgemek. Savaş gemileri ve hücum botların işi, Akdenizi ve Avrupa sahillerini göçmenlerden korumak! Yakaladıkları yüzen tabutları ya geri dönmeye zorlayarak ölüme terkediyor ya da tutuklayıp toplama kamplarına tıkıyorlar. Batan tekneler için metazori “arama-kurtarma” da, askeri operasyon çerçevesinde yapılıyor. Pek medeni Avrupa’da sivil göçmen dayanışma ağlarının göçmenleri koruma, dayanışma, askeri göçmen operasyonlarını gözleyip denetleme seferberliklerine izin verilmiyor. Buna karşın batan göçmen teknelerinin haber alınması ve arama-kurtarma çalışmalarının başlatılması bile, uluslar arası göçmen dayanışma ağının kurduğu sivil uyarı sistemleri sayesinde ve medyayı bilgilendirmesiyle olabiliyor! Balinalar karaya vurduğunda haber oluyor, insan cesetleri sahillere vurduğunda haber olmuyor!
AB, tüm Güney ve Doğu Akdeniz ülkelerini, göçmen akınını engellemeye zorluyor. Bunun için şu dünya çapında yükselen ve uzayan “yüksek güvenlikli” sınır duvarlarının Akdeniz sahillerine de yapılmadığı, sahillere su mayınlarının döşenmediği kaldı! AB Dublin sistemi karaya çıkma şansına sahip göçmenler, önce hangi ülkeye ayak basmışsa orada kalmasını zorunlu tutuyor. Diğer AB devletleri, Libya-Akdeniz’den daha ziyade İtalya’ya, Türkiye-Ege üzerinden Yunanistan’a yığılan, sayıları son 1 yılda 1 milyon kişiye yaklaşan yeni göçmenleri kabul etmiyor, hepsi göçmen akınını birbirine yıkmaya çalışıyor.
Türkiye devleti Suriye sınırına 450 kilometre ve 4 milyar dolarlık “yüksek güvenlikli” duvar inşaa ediyor. Yalnızca son birkaç ayda sınırı geçmeye çalışan çoğunluğu Suriyeli 55 bin kişi, bazıları havaya ateş açılarak, bazıları tutuklanarak geri çevrildi. Yunanistan hükümeti, son birkaç ayda Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçen 250 bin göçmene “bakamayacağını” açıklıyor, topu AB ve BM’ye atıyor, Türkiye’den göçmen akımının engellenmesini istiyor.
Her ay binlerce göçmen sınırlarda, yüzen tabutlarda, konteynırlarda, yollarda, denizlerde, toplama kamplarında, geçtikleri ülkelerde tecrit ve açlık koşullarında ölüyor. Onbinlerce göçmen hayatta kalabilmek için fuhşa ve mafya kapanına sürükleniyor, çocuklarını satıyor, dilencilik yapıyor, en ağır ve pis işlerde birkaç kuruşa çalışıp birkaç odalık mezbele gibi yerlerde fahiş kiralar ödeyerek 50-60 kişi kalıyor, durmaksızın taciz, linç saldırılarına uğruyor, toplu halde kaldıkları park, inşaat, yıkıntı alanları gibi yerlerden sık sık şikayet ve polis zoruyla çıkartılıp yeniden sürülüyorlar.
Uluslararası Göç Derneğinin açıklamalarına göre, Akdenizde boğularak ölen göçmenlerin sayısı 2014 yılında bir önceki yıla göre iki katına çıkarak 3 bin 500 kişiye ulaştı. 2015 yılının ilk yarısında ise denizlerdeki göçmen ölümlerinde geçen yılın aynı dönemine göre tam 10 katlık bir artış var. Dernek, bu yıl Akdeniz sularında boğularak ölecek göçmen sayısının 30 bin kişiyi bulabilecek olmasından endişelerini belirtiyor.
Bir yılda yalnızca Akdeniz göçmen hattında 30 bin insanın ölümü! Aynı süre içinde Suriye’deki savaşta ölenlerin sayısına yakın!
Etnik ve mezhepsel “temizlik”, sivillerin katledilmesi, tecavüz, altyapı, geçim ve yaşam olanaklarının yıkılması, yerleşim alanlarına el koyma, zorla mülksüzleştirme, göçe zorlama, kapitalist mali oligarşik gerici savaşların yalnızca sonucu değil biçimidir. Uluslar arası göç hareketleri, hemen “askeri güvenlik” sorununa indirgenir, işçi sınıfını bölmek, ırkçılık ve gericiliği körüklemekte kullanılır. Savaştan kaçan göçmen kitlelerinin savaş çıkarma aracı olarak kullanıldığı bile olur: Türkiye burjuva devletinin Suriyeli göçmen kamplarını sınır hattında kurarak savaş gerekçesi haline getirmeye, olmayınca bu kez göç dalgalarını sınır ötesinde durdurmayı askeri harekat vesilesi haline getirmeye çalışması gibi… Bu da pek AKP’ye özgü sayılmaz: AB mali oligarşisi içinde bir kesim, “insan tacirlerini yakalama” lafzı altında Afrika’dan büyüyen göç akımını durdurmak için Afrika’da yeni askeri operasyonlar düzenlenmesini alenen savunuyor!
Savaşın “politikanın başka araçlarla devamı” olduğu iyi bilinir. Ancak nedense, kapitalist hegemonya savaşlarının tıkanan sermaye birikiminin “başka araçlarla devamı” olduğu, pek bilinmez. Bölgedeki neoliberal kapitalist dönüşümün yaygın mülksüzleştirme ve sosyal yıkım süreçlerini, kapitalist savaşların yıkıcılığı ve dünya çapında yayılan şok dalgaları tamamlıyor. Kapitalist gerici savaşlar, kapitalizmin mutlak genel yasasının; bir kutupta sermaye birikimi diğer kutupta sefalet birikiminin özel bir biçimini de ortaya çıkartır. Kapitalist gerici savaşlar, aynı zamanda muazzam bir ilkel/kara sermaye birikim biçimi olarak işler. Savaş bölgelerinde her türlü ihtiyacın karaborsalaşması, “yasa dışı” uluslar arası petrol, silah, tarihi eser, organ, insan ticareti, savaşa dayalı bir ilkel sermaye birikimi sektörünü yaratır ve kriz koşullarında en hızlı büyüyen, en karlı sektör haline getirir.
Neoliberal kapitalizm, savaş dehşeti ve yıkımından kaçan milyonlarca göçmeni de, adeta bir köle ticareti ekonomisine dönüştürür. Seks köleliği, çocuklarını satma, en tehlikeli ve pis işlerde en düşük ücretin üçte birine çalıştırma, aç ve barınaksız bırakarak yeniden göçe zorlama, insan tacirliği çetelerinin eline bırakarak ölüme terketme, neoliberal despotik göçmen piyasasının en bilinen çizgileridir.
Siz bakmayın burjuva medyanın artık binlerle ölen göçmenlere ilişkin “büyük trajedi, insanlık dramı” tarzı iki yüzlü başlıklarına. “İç güvenlik” ve “sınır güvenliği” politikaları, köleleştirme ve köle ticareti üzerinden sermaye birikimi; neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisinin göçmenler sorununu “ele alma” biçimi, işte bunlardan ibarettir.
Neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisinin, tıpkı zaten doğrudan sorumlusu ve yürütücüsü olduğu işçi katliamlarına hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti olmadığı gibi, tıpkı doğrudan sorumlusu ve körükleyicisi olduğu işsizliğe hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti olmadığı gibi, tıpkı doğrudan sorumlusu ve yürütücüsü olduğu doğa yıkımına hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti olmadığı gibi, tıpkı doğrudan sorumlusu ve derinleştiricisi olduğu özgürlük yoksunluğuna hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti olmadığı gibi, tıpkı doğrudan sorumlusu ve yürütücüsü olduğu kapitalist hegemonya ve paylaşım savaşlarına hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti olmadığı gibi, tüm bunlar gibi- doğrudan sorumlusu olduğu, durmaksızın boyutlanan göçmenler sorununa da, yok ve yük saymak, ölüme terketmek, en fazlası işçi sınıfını bölüp parçalamak ve ücretlerini düşürmek, gericiliği körüklemek dışında hiçbir çözüm yeteneği ve niyeti yoktur.
Hiçbir sınır duvarına sığmaz hale gelen göçmen sorunu küresel mali oligarşik kapitalizmin krizinin ve geleceksizliğinin küreselleşmiş bir veçhesidir. Ancak her türlü sınırla birlikte sermaye diktatörlüğünün ortadan kaldırıldığı, insanın gerçek anlamda zamanda ve mekanda özgürleştiği ve evrenselleştiği, birbiriyle hiç bir engel kalmadan kaynaştığı yeni ve daha yüksek bir yaşamın kurulmasıyla ve bunun için enternasyonal sosyalist sınıf mücadelesinin bir konusu olarak çözülebilir.