17 Şubat 2015 günlerden de salı...

Evrensel gazetesi okurlarına dostlukla...
 
Soma’da yaşanan katliamın ardından geçen bir yılı, bu süreç içinde başlayan yargı sürecini gazete ve televizyonlardan hayretler içerisinde ve içimde sermaye sınıfının kâr hırsına olan sonsuz hıncımla takip ediyorum.
 
Bu katliamın yaşandığı günlerde ben de Eskişehir’de bir metal fabrikasında çalışıyordum. Dünyanın sayılı markalarından biri olan Arçelik’in yan sanayisi olarak faaliyet sürdüren bir işyeri. Soma’daki katliam haberini aldığım anda katledilen sınıf kardeşlerimle aramızda sadece sınıf kardeşliği vardı. Buna rağmen içim cayır cayır yandı tutuştu. İşyerinde, yandaş radyo kanallarından alabildiğin kadarıyla “3-5-15 sayı her an artabilir endişesi ile çalışmalar son hızıyla sürmekte” ara geçişleriyle çalışırken, alabildiğim haberlerle yıkılıyordum. Diğer tarafta da 12 saat süren gece vardiyası çıkışı sabırsızlıkla Hayat Televizyonu’ndan haberlerin gerçek yüzünü öğrenmek için eve koşuyordum. Aldığım haberlerden o acıları ben de yaşıyordum. Kâr hırsıyla işçi sınıfının kanı üzerinden yaptıkları o şaşalı Ak Saray ‘ı, sözde acımız büyük açılışımızı gösterişli törenle yapamayacağımızın sıkıntısını yaşayan, o dönemin Başbakanı şimdilerin Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve yandaşları; günlerce enkaz altından işçi kardeşlerimizin cansız bedenleri çıkarılırken, Sayın Enerji Bakanının günlerce gömleğini bile değiştirmemiş olmasına ne demeli? Peki ya akıllara kazınan yerin yüzlerce metre altından yaralı olarak çıkarılıp aman sedye kirlenmesin diyen kardeşim, Sayın Erdoğan’ın hakaret edip tokat attığı o kardeşlerim… Benim canım Eskişehir’de bu görüntüleri izlerken yanarken, onlar bu yazdıklarımı birebir yaşayarak yandılar. Öksüz kalan evlatlar, eşsiz kalan ablalar, evlatsız kalan ana-babalar…
 
Bunca yaşananların ardından yaklaşık bir yıl sonra nihayet hukuki süreç başladı derken yine skandallar yaşanıyor. O kardeşlerimiz, ağabeylerimiz katledilirken güvenlik önlemlerinin hiç biri söz konusu bile değilken, neden şimdi katiller güvenlik gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmıyor. Eşlerini, evlatlarını, babalarını, ağabeylerini, amcalarını, dayılarını yitirmiş ailelerin mahkeme salonuna polis araması ile alınması ve polis eşliğinde mahkemede yaşananlar ‘artık yeter’ dedirtiyor.
Halen yer altından cansız bedenler çıkarırken Ekmek ve Gül Programı’nda bir ablanın feryatları beni parçalamıştı. İki mezar ortasında abla “Biri eşim biri de eşimin kardeşi hangisine yanayım” diye isyan ediyor, sesini duyurmaya çalışıyordu. O anda o programı çeken arkadaşları düşündüm. Nasıl bir sabırdı o? Onların çekimini yapıp Türkiye’ye duyuruyorlardı. Ben de her gün işyerimde bu konuyu sıcağı sıcağına arkadaşlarımla konuşup tartışmaya ve dilimin döndüğünce altında ezildiğimiz sistemin çirkinliklerini anlatmaya çalışıyordum.  
 
2015 yılının şubat ayına geldiğimizde aklımdan bile geçirmezken benim başıma bir iş kazası geldi. 17 Şubat 2015 günlerden de salı idi. Mesai bitimine 1 saat 10-15 dakika vardı. Parmaklarım 40 tonluk presin altında tuzla buz oldu. 3 parmağım farklı boğumlarından koptu. Şu anda sol elimin 3 parmağı kopuk ve aradan 2.5 ay geçtiği halde bir iyileşme olmadığı gibi hâlâ canım yanıyor. Tabii yaralar değil benim canımı acıtan. 18 yıl metal işçiliği yapıp 3 parmağını kâr hırsı uğruna yitirmekten bu acılar. Yaşadığım acı anlatılır gibi değil. Bütün bu gelişmeler yaşanırken işverenin sahip çıkacağı, bizim işyerimizde başıma gelen bu kazadan dolayı üzgün olacağı, işçisini mağdur etmeyeceği insani bir refleksle akıllara geliyor. Aaaaa doğru ya nerede yaşıyoruz? Burası Türkiye. Başkanlık sistemi tartışmaları yaşanan, İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı savunan, taşeron, kuralsız ve esnek çalıştırma yollarının sonuna kadar açık olduğu bir ülkeyiz. Akıllara gelen, bu insanı refleks olmayacak bir şey değil. İşçiler, emekçiler örgütlü birlikteliği sağlayıp sınıf çıkarları için daha çok bir araya geldiğinde, şimdi hayalini kurduğumuz bu refleks gerçek olacak. Daha benim geçirdiğim kazanın üzerinden iki ay geçmişti ki aldığım haberle yeniden 17 Şubat’ı yaşadım. Henüz yaralarım iyileşmedi, parmaklarım faaliyete geçmedi. Bir anne olarak çocuğumla eskisi gibi ilgilenemiyorum. Ayakkabı bağcıklarını bağlamasına yardım edemiyorum. Yemek pişirmek için soğan bile doğrayamıyorum. Bütün bunlar bir yana kendi ayakkabılarımın bağcıklarını bağlamak da dahil kendi ihtiyaçlarımı bile göremiyorum. Yine aynı pres makinesi, yine aynı parçanın üretimi esnasında bir başka arkadaşımın 4 parmağını kopardı. Halen çark dönüyor, sermayenin kâr hırsı sürüyor, işçiler iş kazası kurbanı olmaya devam ediyor.
 
Haydi, hep beraber güvenli çalışmanın olduğu, taşeronlaştırmanın son bulduğu, işimize, ekmeğimize sahip çıktığımız bir dünya için örgütlü mücadeleye…
 
 
Aynur YALÇIN
Eskişehir