Çalışmanın görünmeyen yüzü: Öğrenci İşçiler (II)

Yazı dizimizin ilk kısmında öğrenci işçilik kavramına değinmiş ve farklı sektörlerden görünümleri aktarmıştık. Yazı dizimizin ikinci kısmında öğrenci işçilerin ne yapması gerektiğini tartışıyor ve görünümleri aktarmaya devam ediyoruz.

“Çalışmanın görünmeyen yüzü: öğrenci işçiler” yazı dizisinin ilk kısmında kavramın kökenini, mevcut durumu ve farklı sektörlerden gençlerin deneyimlerini aktarmıştık. Yazı dizimizin ikinci ve son kısmında, öğrenci işçilerin neler yapması gerektiğini ve özellikle hizmet sektöründe yoğunlaşan haliyle öğrenci işçilerin görünümlerini aktaracağız. 
 
ÖĞRENCİ İŞÇİLER ÇIKIŞ ARIYOR
Öğrenci işçiliğin en büyük problemi, diğer emekçi katmanların yaşadığı sorunlarla birlikte kurallı çalışma eksikliği olduğu gözlemleniyor. Tipik olmayan çalışma tarzları güvencesizliği, taşeronlaşmayı,eksik istihdamı, uzun çalışma saatlerini ve düşük ücretleri kapsıyor. Bir çok deneyimin gösterdiği öğrenci işçiler açısından keyfiliğin, işyerinde baskının ve sömürünün bu yeni işçileşme dalgası içerisinde yaygın olarak ortaya çıkıyor.

Öğrencilerin yaygın olarak çalıştığı hizmet sektöründe, diğer yaş aralıklarından gelenler gibi işyerinde öğrenci işçilerin pazarlık gücü zayıf olarak gözlemleniyor. Bununla birlikte taşeronluğun çok yaygın olduğu tekstil, inşaat gibi sektörlerde işçilerin esas olarak tek bir hedefe yönelen ve “birlik olma halinden” gelen gücü bu tip çalışma tarzında da uygun bir karşı duruş tarzı olarak öne çıkıyor. 

Gelip geçici olarak görülen sektörlerde çalışan öğrencilerin neredeyse bütünün fikri “hak aramanın meşru olduğu” görüşü ön plana çıkan unsur. Dolaysıyla yazı dizimizin kapsamında yapılabilecek değerlendirme kendisini belli ediyor; öğrenci işçiler çıkış arıyor. Üstelik bu çıkış, farklı kesimlere değebilen ve kendi bulundukları konumu daha iyi anlayan bir tarza bürünebileceğinin işaretleri görülüyor. Bu işaretlerin izini sürebilmek için mağaza, kafe-bar, eğlence sektörü ve diğer sektörlerde çalışan arkadaşlarımızın görüşlerini paylaşıyoruz. 

'OKUMAYA DÖRT ELLE SARILMALARI GEREKİYOR'
İlk günün ardından Fırat ile konuşuyoruz.Fırat lisede okumasına karşın uzun süredir çalışıyor. Farklı sektörlerde çalışmış şimdiye kadar, cam fabrikasında, hurdacıda, inşaatta ya da “sosyete pazalarında” tezgahtar-güvenlik olarak çalışmış. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştığını ifade ediyor. Maddi imkansızlıktan daha çok sosyal çevresindeki ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya başladığını söylüyor. 

Şimdiye kadar çalıştığı yerlerde gençlerin yoğun bir şekilde çalıştığını gözlemlendiği söylüyor ve yaşlarının 17-20 arasında değiştiğini söylüyor. Bu gençlerin çoğunlukla okuyamadığını belirten Fırat, “bu gençlerin çoğunun ailevi sorunları olduğu, sosyal anlamda hiçbir çevreleri bulunmadığı ve bu sebeple çeşitli uyuşturucular kullandıklarını” belirtiyor.

Patronların keyfiliğinden yakınan Fırat şöyle devam ediyor: “Çalıştıktan sonra patronun sinirine giden bir şeyler varsa ücreti vermiyordu. Keyfi bir biçimde ücretleri kısıyordu. Uzun çalışma saatleri vardı. Bazı çalıştığım yerlerde, sabah 6 akşam 6 çalışıyorduk.” 

Genç kesimlerin neden bu kadar yoğun çalıştığını sorduğumuzda “ülke gerçekleri” şeklinde cevap veriyor Fırat. Bununla birlikte bir başka gerçeğe işaret ediyor: “gençler arasında istediğini elde etme duygusu olan insanlar var, kendilerini aldıkları şeylere göre, örneğin telefon, oyun vs.., sınıflandırıyorlar. Bu durum etkiliyor haliyle.”

Gençlerin mutlaka okuması gerektiğinin altını çiziyor Fırat: “Bu zorlukları görsünler ve okumaya dört elle sarılsınlar.” İnsanların bilinçlenmesi gerektiğini belirten Fırat, “yoksa bu ülkede kundaktaki bebeği dahi çalıştırmaya yeminli bir düzen var” diye belirtiyor.

'MÜZİK YALNIZCA EĞLENCE DEĞİL'
Fırat ile vedalaştıktan sonra Kerem ile görüşüyoruz. Kerem diğerlerinden daha farklı bir alanda çalışıyor, pek çok müzisyenin yanında ve müzik atölyelerinde çalışmış. “Kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve ailesine maddi anlamda yardımcı olmak için çalıştığını” ifade eden Kerem, “müziğin yalnızca eğlence olmadığının” altını çiziyor. 

“Çalışma saatlerinin uzun olduğunu, özellikle barlarda çalışmanın çok zor olduğunu” ifade eden Kerem, “eğlence sektöründe bazı işletmecilerin kendilerini önemsemediklerini ve kullandıklarını” söylüyor. Pek çok üniversiteli ve liseli gencin de aynı sıkıntıları yaşadığını anlatan Kerem, bu sebepten ötürü çok düşük ücretlerle ve uzun saatler boyunca çalıştırıldıklarını anlatıyor. 

Meselenin kaynağını sistemle alakalı olduğunu söyleyen Kerem, problemin kaynağının bozuk eğitim sisteminde olduğunu söylüyor. Gençlerin bu duruma karşı çıkmasının altını çizen Kerem, ekliyor: “Ancak bunu yaparlarken neyi niçin yaptıklarını iyi bilmeleri gerekir.” Kerem sorunun çözümünü öğrencilerin bir araya gelmesi ve sorunlarını tartışmaları ile bilinçlenmeleri gerektiği şeklinde özetliyor.

'HAYATI NE ÖĞRENCİ GİBİ NE İŞÇİ GİBİ YAŞIYORUZ'
Kerem’in yanından ayrıldıktan sonra bu sefer Nazlı ile konuşmaya başlıyoruz. Nazlı 2 yıldır çalıştığını ve ulaşım,okul, yemek vs.. gibi masraflarını karşılamak için çalıştığını belirtiyor. Mağazacılık sektöründe çalışan Nazlı, sektörde emekçilerin yaşadığı sorunları genel olarak sıralıyor; iş güvencesinin bulunmaması, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretler. Genelde bu sektörde öğrencilerin çalıştığını belirten Nazlı,  “çalışma saatlerinin esnek olmasından ötürü zorluk yaşadığını” ifade ediyor. 

“Kurumsal firmalarda çalışmanın yarattığı baskı ve disiplinin kendini hissettirdiğine” değinen Nazlı, “inşaatlarda ve barlarda çalışmakta olan öğrencilere göre daha rahat çalıştıklarını ancak işverenlerin sigortalarını düşük oranlarda yatırdığını” dile getiriyor. “Şehir dışında okumanın zor olduğunu ve bunun için öğrencilerin çalışmaya başladığını” söylüyor, “temel ihtiyaçlarını karşılamanın büyük bir yük getirdiğini, gençlerin ailelerinin de genel olarak bu durumdan etkilendiğinden” söz ediyor.

İşyerlerinde söz açıldığında Nazlı şunları dile getiriyor: “Hayatı ne öğrenci olarak ne de tam anlamıyla işçi olarak yaşayamıyoruz. Ama öğrenciyken çalışmanın bazı avantajları var tabii. Örneğin hayata erken hazırlanıyorsunuz.” Bu durumun yansımalarına karşı sömürünün hayatın her alanında yaşandığını dile getiriyor Nazlı ve ekliyor:  “Bu baskıları bertaraf edebilmek için ise hayatın her alanında hak arama mücadelesini büyütmemiz gerekiyor.”

KAFE-BARLARDA GECE GÜNDÜZ DENGESİ BULUNMUYOR
Nazlı ile sohbetimizin ardından Murat ile konuşuyoruz. Murat bir çok üniversitelinin yaptığı bir işi yapıyor: kafe barlarda çalışıyor. Kafe barlar genel olarak üniversitelilerin çalıştığı bir alan. Üç yıldır bu alanda çalıştığını bildiren Murat, “ihtiyaçlarımı bu şekilde karşılıyorum” diyor. Kafe-bar sektöründe en büyük problemin diğer sektörlerde olduğu gibi uzun ve belirsiz çalışma saatleri olduğunun altını çiziyor. "Çalışanlarla kurulan bağların işletmelere göre değiştiğini” belirten Murat, “bu sektörde çalışanların gece-gündüz dengesinin bulunmadığını” söylüyor.

Genel olarak maddi imkansızlıkları olan yoksul ailelerin çocuklarının çalışmak zorunda kaldığının altını çizen Murat, “yaşadıkları sorunlara göğüs gerebilmeye bir çok kişinin “örgütlenmek gerekli” cevabını vereceğini ancak bunun için önce insanların heyecan duyması gerektiğini “ söylüyor. 

Murat şöyle devam ediyor: “Örgütlülük lazım, ancak bar çalışanı olan birinin örgütlü mücadeleden heyecan duyması da lazım, bugün bunun için olanaklar var. Ben tahmin ediyorum ki, Gezi Direnişi'nin ardından, eskiden Taksim'i can sıkıcı bir yer olarak gören bir çok bar çalışanı direnişin ardından fikirlerini değiştirdi. Bunu diğer semtlerdeki bar çalışanları için söylemek de mümkündür.” Ancak bu koşullarda sorunlarını aşabileceklerini söylüyor.

'YÜKSEK ÖĞRENİM BÜYÜK BİR MADDİ KÜLFET'
En son Necip ile konuşuyoruz. Necip diğerlerinden daha farklı bir profil çiziyor, neredeyse tüm sektörlerde çalıştığını söylüyor. Yaptığı işler arasında, sanayide çalışmaktan, kalfalığa, tercümanlık yapmaktan, özel ders vermeye ve çeşitli firmalarda mesleği ile ilişkili olan işler yaptığını anlatıyor.  Necip’in de çalışma nedeni diğerlerinden farksız; maddi imkansızlıklar. Haliyle yaşadığı sorunları da bir çırpıda anlatıveriyor: uzun çalışma saatleri, keyfilik, eksik sosyal haklar ve iş yerlerinde psikolojik baskı ile karşılaşmak. 

Genç yaşta çalışma oranlarından yükseldiğinden söz ediyoruz , bu durumun nedeninden söz ediyor: “Yüksek öğrenim bir birey için maddi bir külfet, hayat şartları da giderek zorlaşıyor. Ailelerin iktisadi imkansızlıkları artıyor. Bütün temel ihtiyaçların daha zor karşılanmasından ötürü öğrenciler yarı zamanlı işlerde, hatta kendi öğrenim hayatlarını bir kenara bırakarak çalışmak zorunda kalıyor.” Bu durumla birlikte özellikle yüksek öğrenim gören öğrenciler arasında kariyerist baskılar sonucunda da erken yaşta tecrübe edinme adı altında çalışmaya yönelmenin yoğunlaştığı kanısında. 

İş yerlerinde gözlemlediği durumları ikiye ayırıyor; kurumsal firmalarda yaşadıkları ve küçük işletmelerde yaşadıkları. İlkinde ilişkileri daha “yoz” olarak tanımlıyor ve “işverenlerin öğrencilerin eğitimlerinden vazgeçmeleri eğiliminde olduğunu” belirtiyor. İkincisinde ise çalışanların sosyal hakların mahrum ve keyfilik ile karşılaştıklarını belirtiyor.  Öğrencilerin mutlaka bu durumlar bilerek çalışması gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Her zaman çalışma nedenlerinin ve bu işi zaruriyet için yaptıklarının idrakinde olsunlar ki bu durumla uyuşmayan durumlarda aktif bir tepki verebilsinler.”