Arna zihniyeti işbaşında
Bu yasağı açıkça “sinsi ve kirli bir ırkçılık” olarak niteleyen Dündar’dan bir yıl önce, konu gündeme gelmiş, çokça tartışılmıştı aslında. Tartışmanın kaynağı Hürriyet’ten Sibel Arna’nın skandal yazısıydı. Arna, “Dadılar da yüzer, dans edermiş!” başlıklı yazısında bebeğinin bakıcısıyla birlikte çıktığı tatili anlatıyor, bakıcısının denize girdiğinden yakınıyordu. Bebek bakıcılarını açıkça aşağılamaktan çekinmeyen Arna, dalış kursuna gitmek isteyen bir bakıcı içinse şöyle diyordu: “Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!”
 
Arna zihniyetinin yaşamlarındaki somut yansımalarını konuştuk dadılarla. “Bizi insan olarak görmüyorlar” dedi 26 yıllık bir dadı. Bir diğeri, bırakın havuza denize girmeyi, yalnızca işverenle aynı kıyafeti satın aldığı için işten çıkarıldığını anlattı. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Başkanı Gülhan Benli ise işverenler bir yana, devletin bile kendilerini tanımadığını, işçi statüsünde görmediğini anımsattı ve hükümete seslendi: “Önce devletin bizi tanıyıp güvence altına alması gerek.”

Aynı giysiyi aldım diye atıldım
Ayşegül Güney, bebek hemşiresi. 17 yıldır dadılık yapıyor. Yalnızca Bodrum’da ya da yazlık sitelerde değil, İstanbul’daki lüks sitelerde de benzer ayrımcılıkların hep olduğunu söylüyor Güney. “Çoğunda dadının havuza girmesi yasaktır. Site kuralıdır bu” diyor ve ekliyor: “Havuz meselesi yaşadıklarımızın çok küçük bir parçası aslında. Buzdolabını kilitleyenler, tuvalet kağıdını sayıyla verenler, her yere takılan gizli kameralar…Kendileri et yerler, sana makarna verirler. Hangi birini anlatayım?”
 
Bir gün bir giysi satın almış Güney. Eve gelmiş, giymiş. Sonrasında ne mi olmuş? “İşverenim gördü kıyafeti, aynısı onda da varmış. ‘Sen kimsin ki benimle aynı kıyafeti alıyorsun’ diye bağırdı bana. Sırf onunla aynı kıyafeti aldığım için işten çıkarıldım.”
 
Çocuk koynunuzda yatıyor ama...
Gülseren Bektaş, 26 yıllık dadı. Sitelerin havuzlarına girememelerinin çok yaygın bir uygulama olduğunu söylüyor o da: “Hepimiz yaşadık bunu. Size çocuğunuzu teslim ediyorlar, gün geliyor çocuk koynunuzda yatıyor, ama onlarla aynı havuza giremiyorsunuz.”
 
Bektaş’ın anlattığına göre, yediğiniz yemekten, kaldığınız yere kadar o lüks sitelerin her metrekaresine sinmiş ayrımcılık. Bektaş şöyle diyor: “Evin müsait odaları olsa da sizi kapkaranlık, kiler gibi yerlerde yatırıyorlar. Bir gün çalıştığım yerde havuz başı mangal partisi yaptılar. Boş masalar da vardı ama beni görünmeyen bir ağacın altına koydular. Masa yok, sandalye üzerindeyim, bir elimde tabak, diğerinde bebek. Öyle köpek gibi ısıra ısıra yememi bekliyorlar.”
 
Televizyon izlemeniz bile yasak
Televizyon izlemelerinin bile yasak olduğunu anlatıyor Bektaş. Öyle ya, aynı programı seyrederse işverenle? Sömürünün ise haddi hesabı yok: “Sigortamız yapılmıyor, maaşımıza el konuluyor. Hakkımızı arayınca işten atılıyoruz. Bizi işçi olarak görmüyorlar. Onları bırak devlet bizi işçi olarak görmüyor zaten. Devlet bizi tanısa, güvenceye alsa, belki biz de bu muameleyi görmeyiz, hakkımızı ararız.”
 
Devlet güvencesi istiyoruz
Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Başkanı Gülhan Benli, sendika olarak işverenlerin bu insanlık dışı tavrını kınadıklarını söylüyor. “Sınıf çatışmasının en derinleştiği nokta bu” diyen Benli, şöyle devam ediyor: “’Sen alt tabakasın, sen kimsin ki bizimle aynı havuza giriyorsun, aynı kıyafeti giyiyorsun, aynı yemeği yiyorsun.’ Zihniyet ne yazık ki bu. Aynı kıyafeti aldı diye işten çıkarılıyor insanlar. Bu ayrımcılıktır, ırkçılıktır, insana yaraşır bir tutum değildir.”
 
İşverenlerin bu kadar pervasızca davranmasının bir nedeninin de güvencesizlik olduğunu vurgulayan Benli, hükümete sesleniyor: “Ev işçilerinin ve sendikamızın önündeki bürokratik engelleri kaldırın, bizi işçi olarak görün ve İLO sözleşmesini imzalayın.” 

Sevgim Denizaltı - Birgün

" /> 'Sıradan' faşizm - İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi

'Sıradan' faşizm

“Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” Marx’ın bu sözü özetliyor her şeyi. Lüks villalarda her türlü güvenceden yoksun çalıştırılan, sömürü yetmezmiş gibi bir de ayrımcılıkla baş etmeye uğraşan dadıların yaşadıklarını… Neden bu kadınların havuz başındaki mangal partisinde, boş olan masalardan birinde değil de, kimsenin göremeyeceği bir ağacın altında makarna yemek zorunda kaldıklarını…Neden bütün yaşamlarını verdikleri o lüks evde, ışığı bile olmayan, karanlık, kiler gibi bir yerde yattıklarını…Neden o sitenin havuzuna, denizine giremediklerini… Hatta işverenle aynı kıyafeti giymelerinin nasıl bir “işten çıkarılma nedeni” olabildiğini!
 
Dadıların sömürü ve aşağılanmalarla dolu “tarihleri” de, sınıf çatışmasının en derinleştiği noktada seyrediyor. Konuyu yeniden gündemimize taşıyan ise Milliyet yazarı Can Dündar’ın 28 Ağustos tarihli köşe yazısı oldu. Bodrum’da lüks bir tatil sitesinde ev kiralayan arkadaşının, çocuğunu bakıcısına emanet ederek şehir dışına çıktığını anlatıyordu Dündar. Bu arkadaşı, geri döndüğünde site yöneticilerince uyarılmıştı hemen: “Bakıcınız çocuğunuzla birlikte denize giriyor, bizim sitede bakıcılara ve ev hizmetlilerine deniz yasağı var. Hizmetliler ancak sabah saat 10’dan önce ve gece saat 10’dan sonra denize girebilirler.”